12 Nisan 2014 Cumartesi

Avaz: "Rü'ya Göçebesi"


Bir çift göz açıldı geceye. Deniz, koyu karanlık ve rüzgar..

Gül’ün bu sahilde gördüğü yedinci rüyaydı, şimdilik. Serin taşlı kumlara basan çıplak ayakları üşürken, rüzgâra çarpan avuç içleri terliyordu. Bir çıkış kapısı yoktu henüz, devam etmeliydi bu bilinmez karanlığa bir kez daha dalmaya. Ulumalar ve gaip ıslıklarla birlikte dalgalar ayağına ulaşana dek yürüdü. Beklerken üşüdüğünü hatırladı: Üzerinde yalnızca beyaz geceliği vardı. İki elini vücudunda kavuşturarak biraz da olsa ısınmaya çalıştı. Sol göğsündeki ağrıdan kurtulmaya çalışırken sandalın sesini duydu. Görünen hiçbir şey yoktu bu zifiri karanlıkta, yalnızca duyduklarının varlığından haberdar oluyordu insan.

Sandal kıyıya yaklaşınca fenerini yaktı Zelâl, hiçbir şey yapmadan Gül’ün sandala gelmesini bekledi. Suratında ne bir sinir, ne de ufacık bir tebessüm vardı. Tekinsiz bir insandı evet ancak kendisine zarar vermeyeceğini bildiğinden korkmuyordu Gül ondan. Hatta en az kendi kadar üzülüyordu ona, zira onun da bir mecburiyet esiri olduğunu düşünüyordu hep. Gül sandala adım atar atmaz kürek çekmeye koyuldu Zelâl. Geçmişteki altı rüyası boyunca aralarından tek bir kelam bile geçmemişti ancak bu defa onun üşüdüğünü tahmin ederek sandalın kıçına fırlattığı ceketini ona uzattı. Gül istemeye istemeye kabul etti ceketi ve hemen üzerine attı. Bu yolcuğun belli belirsiz yirmi dakika kadar sürdüğünü biliyordu Gül ve bu yirmi dakikayı yalnızca düşünmekle geçiriyordu. Bu karanlığın bir güneşle yırtıldığını, tenine vuran sert ayazın yerini yaz sıcağına bırakmasını hayâl etti. Karşısındaki Attila olabilirdi mesela ve öyle olsa ayaklarını hiç düşünmeden suya değdirirdi belki. Fenerin suya yansımasına baktı uzun uzun, denizin dibinde hareket eden balıkların olduğunu düşündü. Şu an bedeninin sıcak bir yatak üzerinde, güvende olduğunu biliyordu ve kafasının içinde yaşanan bu karmaşa için en çok kendine kızıyordu. Çünkü onu bu karmaşıklığa iten kendinden başka kimse olamazdı.

Akşamüzeri eve giderken kalabalıktan sıkılmış ve kendini otobüsten atıp sahil boyu uzunca yürümüştü. Kulağına taktığı kulaklık ve iPod’unda çalan şarkılarla birlikte hiç olmazsa yarım saatliğine dünyevi yorgunluğu atmıştı üzerinden. Henüz eve gitmek istemediğini anladığında ise kardeşi Ebru’ya mesaj atıp onu da çağırmıştı yanına. Birlikte uzun uzun vitrinlere baktıktan sonra Sarıyer sahilinde birer çay içip eve geçmişlerdi. Akşamları yemek yemediği için vakit kaybetmeden duşa girdi ve annesinin her hafta izlediği dizilerden birini yarım yamalak izledikten sonra odasına geçti. Ofisteki arkadaş grubuyla mesajlaştıktan sonra uykusuna direnemeden yatağına girdi.

Yolculukları bitmek üzereyken hava hafiften ağarmaya başladı ve rüyada onu en çok tedirgin eden kısmın biraz sonra başlayacağını anladı. Devasa ardışık kayalıkların arasından yavaş ve dikkatlice geçtikten sonra deniz kıpkırmızı kesildi nihayet. Her defasında bir kan birikintisi üzerinde yüzdüklerini düşünen Gül üzerindeki ceketi bir kenara bırakıp ayağa kalktı. Rüzgâr şimdi daha sıcak öpüyordu tenini ancak bir türlü rahatlayamıyordu. Uzaktan ufak bir nokta olarak görünen cam fanusa dikti gözünü. Elini istem dışı sol göğsünün üzerine götürdü. Hayatındaki en ağır acıya sıkışıp kalmıştı. Nefesleri azalmaya, gözleri yaşarmaya başladı fakat ağlayamıyordu. Ne kadar istese de ağlayamıyordu. Belki de bunun sebebi gözünden akan ilk damlayla birlikte rahatlayacak olmasıydı. Gözlerini hiç ayırmadan fanusa bakmayı sürdürdü. Zelâl ise içten içe üzülür gibi baktı yüzüne. Üzülmüyordu! Bu rüyalar olmasa onu başka nasıl görebilirdi? Tıpkı kendisi gibi onun da bu rüyalara hapsolmasını istiyordu.

Buraya kadar” dedi Zelâl buz gibi sesiyle. Gül ona bakmadan ayağını kırmızı suya attı: Suyun boyu dizlerine yetişiyordu ancak. Çamura gömülen ayakları yorulmuştu hemen, yürümekte zorlanıyordu. Kafasını kaldırıp üzerinden geçen kuzgunlara baktı. Oradaydı..

Fanusun içinde çırılçıplak çırpınan annesini görür görmez çığlık atmaya başladı ve etraftaki sessizliği var gücüyle deldi. Annesi de çığlık atıyor olmalıydı ancak sesini yalnızca kendisi duyabilirdi. İnsan bir tek kendisiyle yüzleşemez hayatı boyunca / Herkese nefes bulur, kendine asla.. Fanusun olduğu uçurumda üzeri kanlarla babasını gördü bu kez. Elinde hâlâ sıcacık kan bulunan bıçağıyla birlikte fanusa doğru yürüdü.
Bir kez daha var gücüyle çığlık attıktan sonra ne olduğunu anlamadan suyun içine yığıldı Gül: Ağzını kapatan bir çift el dışarı çıkmasını engelliyordu. Ellerini dışarı salarak düşmanının kim olduğunu bilmeden karşı koymaya çalıştı ancak başarısız oldu ve çırpınmaya devam etti. Nefesinin kesilmek üzere olduğunu anladı, çaresiz ağzını açıp kendisini boğmaya çalışan eli ısırdı ve kanlı su ağzına doldu. Keskin, acı bir tadı vardı ve genzi alev alev yanıyordu. Nihayet kurtulmasının imkânsızlığını anlayınca ise daha fazla çırpınmasının anlamsızlığını da görerek boğulmaya teslim oldu.

Bir çift göz açıldı güne. Ferah ve aydınlık..

Gül nefes nefese doğruldu yatağında. Yedinci kez gördüğü bu rüyayı sanki ilk kez görüyormuş gibi hissetti geçmişi hatırlamayarak. Sol göğsü tuhaf bir şekilde rüyada hissettiğinden daha çok ağrıyordu şimdi ve elini oraya götürerek yavaşça ovmaya başladı. Komodinin üzerinden aldığı telefonun ekranını aydınlatarak saatine baktı: Yaklaşık bir saat daha vakti olduğunu görünce ise kafasını tekrar yastığına yasladı. Gözlerini kapatıp acısını dindireceğini umarak sol göğsüne doğru yaslandı. Son bir sancıyla açılan gözleri komodinin üzerinde duran kağıda takıldı. Birkaç dakika kağıda baktıktan sonra tekrar doğruldu ve kağıdı eline aldı: “Seni buldum – Zelâl”.

2 yorum:

  1. çok iyi yazmışsın gerçekten. gerçekten çok etkileyici. bence bloğunun yorum almamasının tek sebebi, senin başka bloglara yorum yapmaman. yani, yorum yap. bloglar aleminde dostlar edin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba, öncelikle güzel cümlelerin için çok teşekkür ederim. Önerini de muhakkak dikkate alacağım.

      Sil