röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2016 Cuma

Metu Unicorns ile Muggle Quidditch'i Üzerine

Harry Potter dünyasının vazgeçilmez sporu Quidditch sanıldığının aksine yalnızca büyücülere özel bir oyun değil. 2014’ten beri ülkemizde de oynanıyor hattâ. Türkiye’ye ODTÜ önderliğinde gelen ve Muggle Quidditch’i olarak adlandırılan oyun çok kısa sürede yaygınlaşmış durumda. Şu an pek çok üniversitenin Quidditch takımı var ve iki senedir ulusal bir turnuva dahi düzenleniyor. Oyunun nasıl oynandığını ve Türkiye’deki Quidditch’in ne durumda olduğunu daha iyi anlayabilmek için istatistik olarak ülkemizin en başarılı Quidditch takımı Metu Unicorns’un koçu olan Kaan Bolat ile konuştuk.



Oyunda quaffle (seriden aşina olduğumuz üzere) adı verilen havası biraz alınmış bir voleybol topu var; bu top ile birer adet tutucu (yeşil kafa bandı takar) ve üçer adet kovalayıcı (beyaz kafa bandı takar) adı verilen oyuncular oynayıp, farklı yüksekliklerdeki üç çemberden geçirerek sayı yapmaya çalışıyor. Her sayının değeri ise 10 puan. Bunun yanında üç adet bludger adı verilen ve Amerika’da yakar top turnuvalarında kullanılan toplar var; bu toplarla ise ikişer adet vurucu (siyah kafa bandı takar) oynuyor ve rakip oyuncuları vurarak oyundan düşürmeye çalışıyor. Vurulan oyuncu süpürgesinden inerek kendi çemberine gidip dokunmak zorunda, bunu yapmadan oyuna müdahale etmesi yasak. Son olarak 17. Dakikada Snitch maça dahil oluyor ama bunun detaylarını biraz daha aşağıda bulacaksınız. Oldukça hızlı ve takip etmesi zor olan bu oyunu 1 baş hakem, 3 yardımcı hakem, 2 sayı hakemi ve 2 masa hakemi takip ediyor. Ayrıca bir de cinsiyet kuralı var; quidditch sporu kuralları gereği takımda sahada olan oyuncular arasında en fazla 4 tanesi aynı cinsiyetten olabilir, bu cinsiyet ise toplumsal rollere bağlı ikili cinsiyetlerden biri olmak zorunda değildir. Bu da bu sporu diğerlerinden farklı kılan ve kucaklayıcı hale getiren, birçok kişinin de bu spora gönül vermesindeki en büyük etkenlerden biri.


Bu yıl Quidditch Dünya Kupası’nda 21 takım arasında altıncı oldunuz, uluslararası platformlara alışkın bir takım olarak değerlendirdiğiniz dünyadaki ve Türkiye’deki oyun arasında ne gibi farklılıklar var?

Öncelikle 21 takım arasından altıncı olanın Türkiye’yi temsilen giden ve oyuncuları Türkiye’deki takımların oyuncuları arasından seçilen Team Turkey adlı takım olduğunu belirtmekte fayda var. Ben de Unicorns Quidditch koçu ve METU Unicorns takımının oyuncusu olarak Team Turkey için koçluk ve oyunculuk yapma şansı buldum bu turnuvada. Dünya Kupası finali oynayan Amerika ve Avustralya bunu hak ettiklerini açıkça gösterdi; diğer takımlara karşı bariz bir fiziksel ve taktiksel üstünlük kuran Amerika finale rahatça gelirken, Avustralya da yarı finaldeki Fransa maçı dışında pek zorlanmadan finale çıktı. Ancak finalde bu iki takımın kapışması gerçekten izlemeye değerdi, sonunda Avustralya’nın kupayı alması ise bu zamana kadar canlı olarak şahit olduğum en güzel anlardan birisiydi. Şu aşamada Türkiye’de quidditch oldukça üst düzey oynanıyor bana kalırsa, Avrupa’nın en iyi üçüncü ülkesiyiz Fransa ve İngiltere’den sonra. Bunu hem METU Unicorns’un son Avrupa Quidditch Kupası’nda 40 takım arasından üçüncü olmasından, hem de Dünya Kupası’nda altıncı olup katılan Avrupa ülkeleri arasından en iyi üçüncü dereceyi elde etmesinden okumak mümkün. Türkiye, dünya quidditch arenasında oldukça büyük ve önemli bir yer tutuyor artık; rakipler karşılarındaki Türk takımı kim olursa olsun Türkiye’den gelmiş olduğu için daha temkinli oynuyor bu takımlara karşı. Şu anda, yine kişisel fikrime göre, Kanada’nın da önündeyiz artık Avrupa olarak; ancak Amerika ve Avustralya’yı yakalamamız biraz daha zaman alacak gibi.


Aranıza katılmak isteyenlerin ne yapması gerekiyor?

Bizleri takip etmek isteyenler Facebook, Twitter ve Instagram üzerinden bize ulaşabilirler. Ayrıca beni (Kaan Bolat), Can Kaytaz’ı, Kamil Urgun’u, Unicorn kaptanlarımız Sıla Yüksel ile Fatih Aykurt’u veya Minicorn kaptanlarımız Emre Sönmez ile Fatih Koşar’ı Facebook üzerinden ekleyebilir, istedikleri soruları sorabilirler.




Antrenmanlarınız da seyircili oluyor bildiğim kadarıyla, oyun esnasında seyirciden ne tür reaksiyonlar alıyorsunuz?

Aslında oyunlarımızı izleyen iki tip seyirci var; oyunu ve kurallarını tamamen bilenler (ki bunlar genelde zaten oyunu oynayanlar, onların aileleri yahut arkadaşları veya gerçekten çok az sayıda bulunan sıkı quidditch takipçileri oluyor), bir de hiçbir şey bilmeden çeşitli sebeplerden o gün orada olanlar. İlk izleyenler için genelde oldukça ilgi çekici oluyor maçlar, genelde komik olduğunu düşünüp eğlenmeye gelen insanlar sporun sertlik, zeka ve fiziksellik gerektirdiğini görünce bakış açıları değişiyor. Yine de istediklerini almış oluyorlar çoğu zaman, yalnızca bu eğlence komiklikten değil de hakikatten bu sporu izlemesi keyif verdiği için olmuş oluyor. Antrenman sonlarında bizleri tebrik eden, gelip bizlere katılmak istediğini söyleyen birçok insan oluyor; elbette hala dalga geçen yahut bizleri küçümseyen insanlar da olabiliyor, ancak bu kitle bizim bilinçlenmemiz ve sporun da hızla yayılmasıyla gün geçtikçe azalıyor.


Takım içinde Harry Potter ruhu ne durumda, Harry Potter okumayan – izlemeyen insanlar var mı aranızda?

Bu konuda geniş bir skala var takımımızda; hiç Harry Potter okumamış/izlememiş ve quidditch nedir bilmeden yalnızca fizikselliği için başlamış insan da var, gerçekten Potterhead olup gelen de var. Biz de herkesi kucaklıyor, elimizden geldiğince ve enerjimiz yettiğince sporu ve doğasını insanlara anlatmaya çalışıyoruz. Herkesi bekleriz!


Herkesin merak ettiği bir diğer konu Snitch. Müsabakada en önemli anlardan biri Snitch’in sahaya inmesi zira karşılaşmayı doğrudan etkiliyor çoğu zaman. Uçan topun boşluğunu nasıl dolduruyorsunuz?

Snitch koşucusu adını verdiğimiz tarafsız bir atlet şortuna kural kitabınca belirlenmiş uzunlukta bir çorabı cırt cırt ile yapıştırıyor ve bu çorabın içine bir adet tenis topu koyuyor, ardından oyunun 17. Dakikasında sahaya giriyor. Her iki takımın arayıcıları ise 18. Dakikada sahaya giriyor ve koşucuya müdahale etmeden yalnızca topu yakalamaya çalışıyorlar, koşucunun ise arayıcılara oldukça sert müdahaleler yapma hakkı var. Snitch yakalandığında, tıpkı kitaptaki gibi, oyun bitiyor ancak kitaptan farklı olarak snitch yakalayan tarafa 30 puan kazandırıyor.


Harry Potter evreninden favori Quidditch takımınız var mı?

Bu soruya kendi adıma cevap vereyim, ne yazık ki yok. Bildiğim kadarıyla Unicorns Quidditch olarak desteklediğimiz bir takım da yok Harry Potter evreninden, biz kendi ekolümüzü yaratmak amacındayız :D


Bu seneki Quidditch Türkiye kupası yaklaşıyor, geçen senelerin favori takımlarından biri olarak turnuvayla ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz neler?

Geçtiğimiz iki kupanın namağlup şampiyonu olarak bu sene de hedefimiz elbette ki Türkiye Quidditch Kupası şampiyonluğu. Tabi ki bunu istemekteki temel amacımız ise geçen sene üçüncü olduğumuz Avrupa Quidditch Kupası’nda bu sene birinci olarak kupayı evimize, ait olduğu yere getirmek. Ancak quidditch bu sene Türkiye’de, dünyanın her yerinde olduğu gibi, hiç olmadığı kadar çekişmeli bir noktada. Bunun yanında, bir yıldır hep beraber emeğimizle bir yerlere getirmek istediğimiz ikinci takımımız METU Minicorns için de hedeflerimiz yüksek; METU Minicorns’u en az yarı finalde görmek hepimizin büyük arzusu. 14 takımın katıldığı turnuvada birinci olmak için elimizden geleni yapmaya çalışacağız, tüm takımlara da başarılar ve sevgiler diliyorum buradan.


ODTÜ’nün önderliğinde Türkiye’deki Quidditch takımları giderek çoğalıyor fakat sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla içlerinde en renklileri unicornlar! Takımın içindeki çeşitlilik dikkat çekici, oyuncular takımla ilgili düşüncelerini tek kelimeyle ifade edebilir mi?

Öncelikle bunu duymak bizler için gerçekten gurur verici. Böyle tepkiler aldığımızda hem mutlu oluyoruz, hem de doğru bir iş yaptığımızı hissediyoruz, bu yüzden bu tepkiniz için sizlere teşekkür ederiz. Bu sorunuzu takıma sordum, aldığım cevapları belirli bir sıra olmadan yazıyorum. Cevapları aldıkça sorduğunuz sorunun da ne kadar güzel ve derin olduğunu anladık, biz de bu soru için size teşekkür ederiz.


Unicorns!
  • aile     
  • özgürlük
  • eşitlik
  • tutku
  • sevgi
  • dostluk
  • yardımlaşma
  • saygı
  • cemiyet
  • san'AT
  • güven
  • başlangıç
  • azim
  • saflık
  • ev anlayış
  • hakkaniyet
  • fabulous




En başta belirttiğim gibi Metu Unicorns istatistik olarak Türkiye'nin en başarılı Quidditch takımı fakat kendilerini tanıdıkça esas başarılarının çok daha değerli ve insani olduğunu anlıyorsunuz. Türkiye Turnuvası öncesinde tüm yoğunluklarını bir kenara koyarak sorularıma vakit ayırdıkları için bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Unicornların renkli dünyasına aşağıdaki sosyal medya hesaplarından şahitlik edebilirsiniz!


Doğu Güvercin

doguvercin@gmail.com

Ekim 2016


14 Aralık 2015 Pazartesi

Bant Mag. No.45'den // Gücünü kaybetmiş hiyerarşi: Sarmaşık


İlk filmi Gişe Memuru’yla başarılı bir çıkış yakalayan, yurtiçi ve yurtdışında katıldığı festivallerden ödül ve övgüyle dönen yazar-yönetmen Tolga Karaçelik, uzun bir süredir üzerinde çalıştığı son filmi Sarmaşık’la karşımızda.
Ocak ayında Sundance Film Festivali’nde Dünya Sineması bölümünde yarışan, geçtiğimiz aylarda Toronto Film Festivali’nde World Cinema Contemporary bölümünde gösterilen, eylül ayında Adana Film Festivali’nden en iyi yönetmen ve erkek oyuncu ödülleriyle ayrılan film, Malatya Film Festivali’nden de en iyi erkek oyuncu ödülünü kaptı.
Gökhan Tiryaki imzalı görüntü yönetimiyle de büyük beğeni toplayan Sarmaşık’ı yazarı ve yönetmeni Tolga Karaçelik’le konuştuk.
Sundance’teki dünya prömiyerinin ardından Toronto, İngiltere, Hamburg derken epey festival gezgini bir film oldu Sarmaşık... Gişe Memuru da festivallerin sevdiği bir film olmuştu fakat özellikle uluslararası arenada Sarmaşık’a ilgi çok daha büyük. Dış basın ve festivallerden nasıl reaksiyonlar aldı film?
Gişe Memuru’yla arasındaki fark Sarmaşık’ın çok daha büyük festivallerde gösterilmesi. Dış basının ilgisi, festival eleştirileri, gelen reaksiyonlar çok iyiydi. Sundance’te ilginç olan, bana Gişe Memuru hakkında da sorular sorulmuş olması; karakterler arasındaki bağlantı sorgulandı. Hamburg’da da sokakta yürürken imza isteyenler oldu ki bunlar bu ülkenin yönetmenleri için çok şaşırtıcı şeyler. Filmle ilgili çok güzel yazılar yazıldı ve bundan yola çıkarak iyi bir şekilde de algılandığını söyleyebilirim. Esasında yüzde yüz anlaşıldığını da iddia etmiyorum çünkü film burayla alakalı ve Amerika’daki seyircinin Türkiye’de yaşayan bir insan kadar hâkim olabileceğini düşünmüyorum.
Film keskin bir metin; beraberinde toplumsal şekillenmeden insanî ilişkilere kadar birçok alt metin ve metafor barındırıyor. Yazım süreci nasıl geçti, senaryoyu bu metaforlarla destekleme fikri nasıl doğdu?
Bu senaryoyu üç-dört sene önce not almaya başladım, Gişe Memuru’nu yazdığım dönemlerde de vardı. Senaryonun en büyük çıkış noktası iktidar ilişkileriydi ve iktidar ilişkilerine kafa patlatırken ortaya çıktı diyebilirim tam olarak. Söylemek istediğim şey şuydu: gemi gitmiyorsa biz ona gemi diyemeyiz, deniz artık bitmiştir orada. Peki kaptanla ne yapacağız? İşlevini, otoritesini kaybetmiş bir hiyerarşi, gücünü devam ettirmek için neler yapar? Ülkemde ve birçok siyasi sistemde gördüğüm tıkanmışlıktan beslendim yazarken. Benim anlatım biçimim, hoşlandığım anlatım biçimi kör göze parmak değildir; Gişe Memuru’nda da öyle, kısa filmlerimde de, yazdıklarımda da... Hep öyleydi yani. Metaforların gücüne inanıyorum. Salyangozların ve sarmaşıkların simgelediği, anlatmaya çalıştığı bir duygu bütünlüğü var ve duygu bütünlüğü kısmında bana çok yardımcı oluyorlar. Çıkarttığında eksik kalmıyorsa ama varlığı da rahatsız etmiyorsa o zaman o dilin içerisine oturduğunu, anlatmak istediğimi de o dilin içerisinde başardığımı düşünüyorum.
Röportajın devamını buradan okuyabilirsiniz.

8 Ekim 2015 Perşembe

Bant Mag. No.43’den // Hayatın karşılaşmaya çekindiğimiz köşesinden: Mustang

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan, ardından Saraybosna Film Festivali’nden en iyi film ve kadın oyuncu ödüllerini toplayan ve şimdi de Fransa’nın Oscar adayı olan Mustang’in, Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan ilk Türkçe film olması epey olası.


Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metrajlı filmi Mustang, şu sıralar sinema dünyasının, en azından bizim şahit olduğumuz kısmının en çok konuşulan olayı. Hayatın karşılaşmaya çekindiğimiz bir köşesinde duran beş kız kardeşin bol çetrefilli ancak her şeye rağmen asi hayat hikâyelerine odaklanan film bu ilgiyi çokça hak ediyor üstelik. Katıldığı hemen her festivalden ödülle dönen ve son olarak Fransa’nın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı olan Mustang, 23 Ekim’de Türkiye’de vizyona giriyor.


Mustang, en küçük kız kardeş Lale’nin anlatımıyla başlayıp, biraz olsun diğer kardeşlerden sıyrılarak onun kurtuluş hikâyesine dönüşüyor. Diğer kardeşler kendilerine dayatılanlar karşısında daha çaresizken, Lale’nin film boyu başkaldıran tavrını koruması, asi ruhu tek başına üstlenmesi kardeşlerin içinde en küçüğü olup, olay örgüsünde sıranın en son ona gelecek olmasıyla mı ilgili?
Mustang beş kız kardeşi aynı anda sahneleyen bir film. Bu beş kızı hep tek bir karakter, beş kafalı, on bacaklı, on kollu bir Hidra gibi düşündüm ve filmi bu fikirle çektik. Hikâyeden her bir kız çıktığında karakterimizin bir parçası kopuyor gibi. Ve Lale, ablalarının yaşadıklarına tanık olduğu için, onların kendilerini çaresiz buldukları durumları tekrarlamamak için elinden geleni yapıyor.
Bugüne dek toplumsal baskı ve onun getirdiklerini işleyen birçok film izledik fakat Mustang incelikli analiziyle çok daha aykırı bir yerde duruyor. Tıpkı içindeki karakterler gibi. Ve filmi izledikten sonra uzun bir süre senaryonun yarattığı atmosferden kurtulmak mümkün olmuyor. En az aykırılığı kadar sahici çünkü. Hikâyeyi bu kadar içselleştirmeyi nasıl başardınız?
Tıpkı Lale gibi, büyük bir kadın ve kız topluluğundan oluşan bir ailenin en küçüğüyüm. Kızların oğlanların omuzlarına çıkarak yol açtıkları küçük skandal, boy sırasına göre dayak yemeleri, gördüğüm veya yaşadığım durumlar. Küçük skandalı örnek alırsak, kendimi aynı durumda bulduğumda “Şuran bir erkeğin şurasına dokundu da, bilmem ne oldu” dendiğinde utandım ve gıkımı çıkarmadım. Filmde kızlardan biri ise evin sandalyelerini kırıp, “Bu sandalyeler de kıçımıza değdi, iğrenç değil mi?” diye isyan ediyor ve ona yapılan suçlamanın saçma mantığıyla karşılık veriyor. Kahramanlık, benim için bu! Filmin her sahnesinin temel taşları sahici olsa da, Mustang olağandışı karakterler, diyaloglar ve durumlar sahneleyen bir kurgudur. Film mitolojik ve masalsı motiflerle yoğrulduğu gibi, dramaturjisinden dekoruna kadar tüm estetik seçenekler natüralizmden uzak.
Röportajın tamamını Bant Mag. Ekim sayısından okuyabilirsiniz.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Barış Atay ve Funda Eryiğit ile bugün gösterime giren “Eksik” üzerine


Yaşanan sansür olayları nedeniyle “Ulusal Yarışma” bölümü iptal edilen 34. İstanbul Film Festivali’nde prömiyerini yapmaya hazırlanırken, yaşanan olaylar sonrasında geri çekilme kararı alan tüm yarışma filmlerinden biri olan Eksik bugün vizyona girdi. Yönetmeni Barış Atay ve başrol oyuncularından Funda Eryiğit, 1980 darbesinin etkilediği bir ailenin hikayesini konu alan filmin, ajitasyondan uzak bir yerde durduğunu ve bir propaganda filmi olmadığını söylüyor.

Röp Doğukan Güvercin

İnsanların filmi bir sanat yapıtından ziyade siyasi obje olarak değerlendirmesi sizi üzer mi? Politik filmlerle ilgili böyle yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barış Atay: Hayır üzmez, sadece yanlış değerlendirildiğini düşünürüm ama bunu kendi filmim açısından söylüyorum. Bir film siyasi obje olması amacıyla da çekilmiş olabilir. Propaganda filmleri var buna örnek olarak ama Eksik bu türün dışında sayılır diye düşünüyorum.
Funda Eryiğit: Eksik’te hikayenin derdi bir dönemin siyasetinin yarattığı bir sancıdan doğuyor, dolayısıyla politik bir iddiası var bence. Sonbahar, Duvar, Açlık, Kanlı Pazar ve hatta Chaplin’in Modern Zamanlar’ı ya da şu an aklıma gelmeyen başka bir çok politik film örnekleri var. Bu filmleri bir siyasi obje olarak değerlendirebilir miyiz? Ya da propaganda yaptıklarını söyleyebilir miyiz? Bence hayır. Neye inanmamız gerektiğini, nasıl düşünmemiz gerektiğini söyleyen yapıtlar objeleşmeye, bir ideolojinin ya da siyasi sistemin malzemesi haline gelmeye açık olurlar. Eksik’in böyle bir film olduğunu düşünseydim oynamazdım.

Röportajın tamamı Bant Mag.’in Mayıs sayısında yayınlanacak. Bir kısmını ise hemen şimdi buradan okuyabilirsiniz!

7 Mart 2015 Cumartesi

Bant Mag. No:38’den // Mert Fırat ve İlksen Başarır ile: Bir Varmış Bir Yokmuş üzerin






Başka Dilde Aşk’tan bu yana beraber ürettikleri işlerle Türkiye sinemasının dikkat çeken isimlerinden olan yönetmen İlksen Başarır ve oyuncu/senarist Mert Fırat’la bir araya geldik ve bu ay gösterime giren son filmleri Bir Varmış Bir Yokmuş’u konuştuk...


İşitme engelli Onur ve bir çağrı merkezinde çalışan Zeynep'in "konuşmadan anlaşmak" üzerine kurulu hikâyesiyle başladı her şey... Çok az salonda vizyona girse de hatırı sayılır bir gişe başarısı elde eden Başka Dilde Aşk, jenerasyonumuzun en bilinen ve beğenilen yönetmen–oyuncu ilişkisini de seyirciye sundu aynı zamanda.
Ensest meselesine sert ve dolaysız yaklaşımıyla dikkat çeken Atlıkarınca ve erkeğin şiddet diline odaklanan Erkek Tarafı Testosteron sonrası bu defa doğrudan kadın erkek ilişkisine dokunuyor İlksen Başarır ve Mert Fırat. Bir rock solisti olan Ozan ile anaokulu öğretmeni Nehir'in korkularıyla ve kendileriyle yüzleşme hikâyeleri, Bir Varmış Bir Yokmuş.
6 Mart'ta vizyona girecek olan film, fragmanı ve Bubituzak'ın yazıp Mert Fırat'ın seslendirdiği şarkılarıyla bir "aşk filmi”nden fazlası olduğunu şimdiden ortaya koymuş durumda. Biz de hem filmin ortaya çıkış sürecini anlamak hem de hikâyenin yaşadığımız hayata paralel yönlerini konuşmak üzere bir araya geldik Mert Fırat ve İlksen Başarır’la. Onlar anlattı, biz dinledik!

6 Kasım 2013 Çarşamba

Beş Soru Beş Cevap: Ümit Ünal


Henüz öğrenciyken anılarınızdan beslenerek yazdığınız senaryo Halit Refiğ tarafından filme alınıyor ve “Teyzem” sinemamızın kült yapımlarından biri hâline geliyor. Bu filmden sonra da sizi önce senaryolarınızla, daha sonra yönetmenliğinizle tanıyoruz. Kendi çektiğiniz filmlerde de hep farklı, bugüne dek pek dokunulmamış hikâyeleri işliyorsunuz. Yani senaryo Ümit Ünal filmleri için hep dikkat çeken, öne çıkan bir kıstas olarak kalıyor. Bu sizin seyirciye yansıtmak istediğiniz bir durum mu, yoksa mevzu kendi hâlinde mi ilerliyor?
Sanatta bir mecburiyet hissi olmalı. Sait Faik'in “Yazmasaydım ölecektim” dediği gibi, gerçekten yazmaya, resim yapmaya, film çekmeye vb mecbur olduğunuz için yaparsınız. Bu bazen, sanat aynı zamanda mesleğiniz olduğunda ve yeteneğinizi kullanarak hayatınızı kazanmaya çalıştığınızda; kira ödemek, gündelik hayatı sürdürmek için de bir mecburiyet haline gelebilir. Ama asıl kastettiğim elbette, içsel bir mecburiyet hissi. Anlatmak istediğiniz şeyler canınızı yakmalı, dış dünyaya çıkıp sizin ağzınızdan bir hikayeye dönüşmek için sizi zorlamalı, kendinizi patlayacak gibi hissetmelisiniz. İlk yazdığım senaryodan son filmime kadar o mecburiyet hissi olmadan bir iş yaptığımda, “ticari” olsun, “para kazanalım” vb diye davrandığımda işler kötü ya da vasat oldu. Ancak gerçek bir aciliyet duygusuyla, “bunu mutlaka yapmam lazım” hissiyle yaptığım filmler güzel oldu. 

1986 yapımı bir film “Teyzem” ve siz o dönemin çok gerisinde bir teknolojiyle çekildiğini düşündüğünüz için filmi yeniden çekmek istiyorsunuz, en azından cebinizde böyle bir hayaliniz var. Filmde öne çıkan iki kıstas mevcut: senaryo ve oyunculuklar, izleyen herkes üzerinde böyle bir etki yarattığına inanıyorum. Senaryo sahibinde, dolayısıyla herhangi bir tekleme yaşanmayacaktır ancak Üftade herkesin başarılı Müjde Ar performansı ile hatırladığı bir karakter. Bugün filmi çekme fırsatı bulsanız, gönlünüzdeki kastı kimler oluşturur?
Teyzem'i yeniden çekme arzumun sebebi sadece kötü bir teknikle çekilmiş olması değil. Hikaye doğrudan benim hayatımdan kaynaklanıyordu ve çekilebilmesi için özgün senaryoda çok sevdiğim birkaç şeyden vazgeçmek zorunda kaldım. En önemlisi özgün bir üsluptan vazgeçtim, çünkü Halit Refiğ'le senaryoya çok farklı bakış açılarından yaklaşıyorduk. Ortaya çıkan film yıllar içinde tüm kusurlarına rağmen sevildi, çünkü hikayesi çok güçlüydü ve o güne kadar Türk sinemasında rastlanmayan karakterler, durumlardan bahsediyordu. Ama film daha büyük hayalleri olan 21 yaşında biri olarak beni hem teknik hem de üslup açısından, hiçbir şekilde tatmin etmemişti. Filmin bitmiş halini ilk seyrettiğim günden beri yeniden çekmeyi ve hikayemi kendi istediğim gibi yeniden anlatmayı hayal ettim. Geçen yılki macera maalesef sonuçlanamadı, bir büyük yapım şirketiyle uzun uzun görüştük ama araya mali sorunlar girdi. Şu an proje beklemede, eğer ilgilenen bir yapımcı bulursam elbette oyuncu seçiminde bir çok olasılık düşünülecektir. Şu an için aklımda oyuncu önerisi yok.

Sizin gibi yönetmenlerin pek yapmadığı bir şey yaparak iki televizyon dizisi yönettiniz ve her ikisi de kendi hayranlarını oluşturan, özel projeler oldu. Ekran projelerinin devamı gelecek mi?
Sinema projelerinde fazlasıyla kendi burnumun dikine giden biriyim. Bunun bedelini de uzun vadede sevilen, ödüller alan, akademik incelemelere konu olan ama ticari sinemada iş yapmayan filmler yaparak ödüyorum. Bu yüzden de, bir çok başka yönetmen gibi hayatımı sürdürmek için başka işler yapmam gerek. Başka iş derken, yazmak ve film yönetmek dışında bir iş bilmediğim için bunları kapsayan bir alanda bir şeyler yapmam şart. TV'de doğru tasarlanmış işlerde yer almayı seviyorum. Sinemadan çok farklı bir iş, kuralları bambaşka ama yine en sevdiğim işi yapıyorum: Bir hikaye anlatmak. En güzel tarafı da seyirci tepkisini hemen alabiliyorsunuz. İyi bir ekiple, iyi bir oyuncu kadrosuyla güzel, kalıcı işler yapmak mümkün. Geçen sene hem yazıp hem çektiğim “Çıplak Gerçek” sırasında çok mutluydum. Dizi büyük ratingler yapmadı, sonuçta yaz için tasarlanmış 16 bölümlük bir mini diziydi. Yine de bir TV dizisi için çok çok iyi eleştiriler aldı. Dizi işlerinin devamı gelecek elbette.

“Nar” bana göre 2011’in en iyi filmlerinden biriydi, hatta sinema tarihimiz üzerine bir değerlendirme yapılsa adı anılması gereken özel filmlerden.. Aynı şekilde 9 ve Ara da çekildiği yıllar arasında diğer yapımlardan rahatlıkla sıyrılan filmler ve özlerinde sağlam bir gerilim var. Gerilim özellikle tercih ettiniz bir üslup mu yoksa, hikâyelerini anlattığınız insanların iletişimi ister istemez bir gerilim döngüsü mü yaratıyor?
Ben tür filmi yapmayı sevmiyorum. İki kere denedim ve çok da başarılı olamadım. Asıl beğendiğim filmlerimin içinde her türden unsur var. Gerilim, dram, komedi anları peş peşe gelebiliyor. Bence hayat da biraz böyle. Ya da ben hayatımı böyle yaşıyorum diyelim. Filmlerimde ortaya çıkan gerilim, “gerilim filmi olsun” diye yaratılmış bir üslup değil, hikayelerin doğasından kaynaklanıyor. Hele tek mekan filmlerimde, o karakterleri, o koşullarda tek mekana sıkıştırınca ister istemez bir basınç doğuyor ve bu da gerilime yol açıyor.

Herkesin merak ettiği yeni projeler.. Ara, 9, Anlat İstanbul, Nar sonrasında tıpkı onlar kadar tatminkar olacağına daha şimdiden inandığımız projeler.. Yeni bir Ümit Ünal filmini ne zaman izleyeceğiz?
Şu an çekmecemde üç bitmiş senaryo var. Teyzem, Sultan Mutfakta ve son senaryom Memleket. Üçü de maalesef  9, ARA ya da NAR gibi küçük bütçeli değil, finansal manada zorlayıcı filmler. O yüzden hangisi öne çıkar, hangisi daha önce yapılır bilmiyorum. Bir yandan da çok küçük bütçeyle tek mekanda çekilebilecek bir şey daha yazıyorum, surreal bir hikaye. Korku unsurları ağır basıyor. Belki de en yakın gelecekte o çıkar karşınıza. Henüz bilmiyorum. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Beş Soru Beş Cevap: Yeşim Ceren Bozoğlu

     

Sizinle ilk tanışmam 2002 sonları.. Gülbeyaz diye şahane bir dizi başlıyor ve hikayedeki en naif karakterlerden biri size emanet. Açıkçası ben böyle devam edeceğini düşünmüştüm. Olmadı tabii ve siz geçen zaman içerisinde hep bir öncekine zıt rollerle çıktınız karşımıza. Gelişigüzel bir süreç miydi bu yoksa cebinizde bir gelecek manzarası taşıyor muydunuz?
Bunu söylemek biraz iddialı oluyor ama inanın derdim o değil. Benim oyunculuğa olan aşkımın arkasında yatan en temel sebeplerden birisi her seferinde başka bir hayat yaşamak isteği. Bir nevi yaşam arsızlığı, o yüzden bir oynadığım kadını bir daha oynamamak için  özen gösterdim evet.. Bir de gerçek oyunculuk zanaatinin bu olduğuna inanıyorum. Çok riskli ,her seferinde seyirciye bir önce oynadığınızı unutturmak zorundasınız ama o risk bana hep oyunculuğa yeni başlıyormuşum heyecanını sağlıyor.

Seyirci oyuncuları ikiye böler 'Komedi ve Dram Oyuncuları' olarak. Siz hayatın en içinden bir dramda da rol aldınız, ekranın en absürd dizisinde de! Şahsi olarak ben sizi dram projelerde izlemeyi daha çok seviyorum, nedenini bilmeden. Keskin bir taraf olmadığınızı tahmin edebiliyorum ancak bir kaç adım daha hevesli olduğunuz bir taraf olduğunu da düşünmüyor değilim, yanılıyor muyum?
Beni ruhumdan çalan rolü oynarken buluyorum kendimi. Okurken senaryoyu kalbim çarpmaya, yanaklarım kızarmaya başlıyorsa, hadi sete çıkalım oluyorsam ve bir yandan da "ben bunun altından nasıl kalkarım, hay allah" diye içim içimi yiyorsa, tamamdır! Komedi de olsa dram da olsa “o” kadın olmaktan zevk almam önemli.

Meryem'in kendini yatağa atarak ağladığı bir sahne var unutamıyorum.. İşte tam da o hâlinizi seviyorum aslında; rol değil oradaki, gerçek. Bir seyirci olarak sizin de unutamadığınız ve "Ahh keşke" içlenmesine kapıldığınız sahneler vardır elbette?
Çok teşekkür ederim... Mahcup ediyorsunuz... Gerçek olmak, o rolü "oynamamak", deneyimlemek benim için hayat memat meselesi. Öyle sahneler deyince aklıma Selvi Boylum Al Yazmalım gelir, elbette final sahnesi ve Dila Hatun’un bütün planları.

Sinemaya gelecek olursak, çok iyi yönetmenlerle çalışma imkanı buldunuz ve muhakkak çok daha güzel hikayeler sizden bize ulaşacaktır. Özellikle çalışmak istediğiniz yönetmenler ve oyuncular var mı? Daha da önemlisi geleceğinizin kalbinde sinemanın yeri ne?
Sinema benim için sonsuzluk demek. Oraya bıraktığımız hayat dilimleri bizden sonra da kalacak, o yüzden insan ve hayat üstüne değişmez olana dair hikayelerin içinde olmak hayalim. Benim sinema kariyerim bağımsız sinema filmlerinden oluşuyor, majör filmlerde de kendimi deneyimlemek ve kaliteli popüler filmler de yapmak istiyorum. Hababam Sınıfı’nı hala her seyrettiğimde gülüyorsam, Mahmut Hoca’nın "Ben eğitimciyim, tüccar değilim" repliğini her duyuşumda gözyaşlarına boğuluyorsam, hala türk sinemasındaki en büyük beyaz perde kimyasının Türkan Sultan ve Kadir İnanır’da olduğunu görüp imreniyorsam... Burası kalbime bir şey söylüyor: Yeşilçam’ın samimiyeti ve mucizesi benim için çok değerli. Kaynaklarımızı doğru kullanarak kökten uca yeni ve lezzetli filmler yapabiliriz. Hayalim bu!

Gerek sahne sanatları gerek diğer sanatlar. Ülkemiz mecazı da aşan bir kültür mozaiği haline geldi ancak bazı noktalar hala tabu. Ülke sanatta aldı başını yürüyor ama seyirci hala çok az şeyin farkında. Siz buna bir nebze açıklık getirebilmek adına kitap yazdınız ve mesleğe iştahlı gençlere yön gösteriyorsunuz. Sizce bu adımlar ne yönde çoğalmalı?
Usta çırak ilişkisi ve gelenekten beslenmek benim için çok önemli. Atölye 1314'ü bu yüzden kurduk. Sektörde, sette ve sahnede gerçekten olan her koşulda oynayabilme becerisini paylaşmak için. İnanılmaz mutluyum,. Bu benim en büyük hayalimdi. Talebe talep eden demek ya, talep eden bir şekilde doğru ustayla kavuşuyor. O yüzden bence en önemlisi asla vazgeçmemek. Ve mucizelere inanmaya devam etmek... Bu güzel sorular ve ilginiz için çok teşekkür ederim, sevgilerimle...

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Beş Soru Beş Cevap: "Nursel Köse"



Tiyatro adına büyük başarılarınız olsa da Nursel Köse ismi her zaman sinema ile yan yana duruyor. Ben bunu daha çok beyazperdeye gereğinden fazla yakışmanıza bağlıyorum. Sizin bu konuda bir teoriniz var mı?

Sinemaya yakıştırdığınız için teşekkür ederim. Sinema ve film sektörünün enternasyonal platformlara ulaşması çok  daha kolay. Tiyatronun ulaştığı kitle ile sinema kitlesi  asla kıyaslanamaz. Tiyatro yaşadığınız ülkede size ün sağlayabilir fakat sizi enternasyonal oyuncu olarak şöhret yapmaz maalesef.

Auf der anderen Seite hayatım boyunca en sevdiğim film olarak kalacak sanırım ve "Yeter" filmin damar karakterlerinden biri olarak herkesin kalbinde. Karakteri gerçeğe uygun yansıtabilmek adına çok çalıştığınızı duymuştum. Fatih Akın'ın hikayesine dahil olmak ve karakteri oluşturmak dönüp bakınca ne hissettiriyor size?
Sinemanın yukarıda bahsettiğim gücünü oyuncu olarak bir filmdeki performansla beni enternasyonal platformlara ulaştırmasıyla yaşadım. Filmimiz yüzlerce ülkede  vizyona girdi ve dünyanın en önemli festivallerine gitti, yüzden fazla ödül aldı. Bunlar bir oyuncunun yaşamını bir anda değiştirebiliyor. Türkiye,  Antalya Film Festivali'nde beni bu filmle tanıdı, Türkçe oynamayı hep istemiştim bu gerçekleşti. Çok güzel şeyler oldu oyunculuk hayatımda filmden sonra. Fatih’le çalışmak ayrıca büyük bir zevk ve onurdu. Zor bir roldü ve üstesinden gelmek için çok kafa yordum. Ayrıca Tuncel Kurtiz gibi bir dev ile karşılıklı oynama keyfine de ulaştım..

Televizyon projeleriniz de oldu ve performansınız çok konuşuldu. "Gerçek" oyunculuğun yalnız sinemada ve tiyatroda sergilenebileceği gibi bir algı var. Sizce bir oyuncu bu düşünceyi yıkabilir mi?
Kamera önü seyirci önü demektir. "Sinemada iyi performans sergilenir, televizyonda  yarı performans" diye bir anlayış bana ters. Sinemada zaman boldur, provalar yapılır, karaktere hazırlanmak için zamanınız olur,  yani hazırlık dönemi vardır. Televizyonda oyuncunun performansını etkileyen dış etkenler çok tabii. Türkiye’de dizilerin çok uzun olması, 90-110 dakikanın bir hafta içinde çekilmesi ve diğer koşullar da göz önüne alındığında, oyuncu montaj bandında çalışıyor gibi. Provaların yeterli olmaması, hızlı ezber, role hazırlanma vaktinizin olmaması oyuncular için sezonlar boyunca süren bir maraton gibi. Bu şartlarda dizi çektiğimizi yurtdışında anlattığımda bana inanmıyorlar. Tiyatro oyuncu için er meydanıdır. Sahnede “Kestik!” yok, beyaz cam yok. “Gerçek oyunculuk, gerçek dışı oyunculuk” diye bir şey yok benim için. Yani oyunculuğumun, performansımın dozajını sinema, tiyatro ya da televizyona göre ayarlayamam. Bir oyuncu bu düşünceyi kafasında yıkmalıdır bence, aksi takdirde kötü oyunculuğun suçunu acele çekilen dizilerin veya projelerin üzerine atıp dururuz ve kendimizi kandırırız.

Bugüne dek ulusal ya da uluslararası platformda çok önemli yönetmenlerin filmlerinde yer aldınız ve başarılı bir çerçeve içinde saklanmak yerine sınırları kaldırmayı tercih ettiniz. Aynı zamanda yönetmenlik deneyiminiz de olduğu için bu soruyu özellikle sormak istiyorum. Çalışma hayali kurduğunuz yönetmen ya da yönetmek istediğiniz oyuncular var mı?
Hayalini kurduğum değil de, hayır diyemeyeceğim  yönetmenler ve oyuncular var. “James Bond Girl” rolü teklik edilse hayır demem mesela! Rüyalarımın rolü “Kill Bill” filminin kadın karakterleri yani bir Tarantino filmi hiç de fena olmaz. Hiç beğenmediğim yönetmenlerden muhteşem performanslar çıkabiliyor. Sinemada önemli olan hikâyeyle oyuncuların örtüşmesi. Ben genelde yönetmenden yapımcıya, tüm kasta bakıp karar veriyorum bir filmi beğenip beğenmediğime. Türkiye’nin önemli yönetmenleriyle henüz çalışma fırsatım olmadı fakat çalışacağım günü bekliyorum.

Nursel Köse'yi hep sinemada göreceğimiz bir geleceği hayal etmek zor değil. Siz attığınız adımlardan mutlu, gelecek hikayelerden umutlu musunuz?
Attığım adımlardan dolayı çok mutluyum. Örneğin mimarlığı bırakıp oyuncu oldum ve bu kararım çok doğru bir karardı. Oyunculuğa elbette devam edeceğim. Gelecek hikayeler konusunda açıkçası çok umutlu değilim.. Keşke bu filmde ben de oynasaydım dediğim filmler az.. Olanlar da başkasına gitmiş hikayeler oluyor zaten. Önemli yönetmenlerin, meşhur oyuncularla çalışmak istemediklerine dair, efsaneler var örneğin. Yani iyi bir oyuncu olmanız süper projelerde olmanızı getirmiyor.. Şu sıralar, yazıp yönettiğim ilk kısa filmimi çektim. Uzun metraj filmimin senaryosunu yazdım, bitti. Kültür bakanlığına dosya hazırlıyorum..Yani 2014'te "KARINC" filmi ile karşınızda olabilirim.. Selam ve sevgilerimle.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Beş Soru Beş Cevap: Mete Özgencil


Çok yönlü bir sanat adamı olsanız da geniş kitleler sizi yazdığınız şarkılar ve çektiğiniz kliplerle tanıyor. Kişisel olarak ben yazar kimliğiniz hakkında konuşmak istiyorum. Ülkedeki en iyi şarkı yazan insanlardansınız ve genel olarak melankolik tutumlara eşlik ediyorsunuz. “Melankoli” bu noktada bir tercih mi yoksa zemin ister istemez “Melankoli” halini mi alıyor? 
Kısaca, son söylediğiniz diyerek küstahlaşmadan cevaplamalı.. Ne de olsa ''Cool Vatandaşlık'' taslamanın bir manası yok. Sözü olan söylemeli. 2011 yılında yayınlanan ''Zoranahtarı'' ki ''Lirik Biyografi'' demeyi doğru bulduğum kitabın önsözüne, ''Yazmaktan başka tek bir çare vardı bazı geceler, o da çare değildi'' cümlesiyle başladım. Buradaki çare gibi görünüp, çare olmayan şey, ''Melankoli'' ye yakın gibi duruşun en uzağına götürür beni. Ne de olsa ''İntihar''a yatkınlıkla özetlenebilir ''Melankoli''. Dönüştürücüyüz biz ve yaşamayı seçiyoruz bu hareketle. Şarkı sözlerinde de aynı yolu seçerim, zaman izin veriyorsa.Yazıldığı zamanın karakterini taşımakla yükümlü bu sözler, acılaşabilir de, hafifleyebilir de. Bir de şu tarafından bakalım: Kitle, sağlığı ve uyukluğuyla gurur duymaya itilirken, derdinden utandırılmakta. Artık, hayatla derdi olanlara ''Ezik'' gözüyle bakma devri. ''Sıradanı Şımartma Vakti'' dedim 2005'te. Müdanasızca, ben-ben diyen bu koca çoğunluğu tedavi edip ''Ütü''lemektense, uymayanları ''Hasta'' kabul etmek daha ekonomik. Yoksa, bu çoğunluğa maruz kalan bireyin melankolisi, sağlıklı olduğuna kanıt benim için. Telelevizyonun kapsama alanı dışında yapılanları, kitlenin bozguna uğratılmış algısı taşıyamıyor ve üzerinde konuşmaktan aciz olduğu alanlardaki işlere de ilgi duyamıyor. Müzik, özellikle de ''Pop Müzik'' seçkinci olmamasıyla, hatta ''Şamar Oğlanı'' olmaya dünden razı oluşuyla açtığı ''hodri meydan''ında, neredeyse futbol kadar kolay algılanır ve konuşulur elbet.

Şarkı yazmak, hikaye yazmak, senaryo yazmak, kitap yazmak.. “Yazmak” temelinden yükselen bir hayat “yalnız” olmalıymış gibi geliyor bana. En sevdiğin arkadaşınlayken ya da hayatının aşkıylayken fark etmez her türlü yalnızlık ve sadece yazarak çoğalmak gibi bir algı düşüyor aklıma. Bu ne kadar doğru?
 

Yazar olmak için tutuşmakla, istemesen de yazmak arasındaki o kalın çizginin neresinde durduğunuzla ilgili bu. İlki dertlerden meslek sağmak gibi gelir bana, fırsatçılık olarak bulurum bunu. Kendisinin, biricik ''Çalışma Masası''na bile manzumeler dizenler var. Ki bu tehlikeli. Koca raflar dolusu, kişisel yargı-görüş-hayal vs. Kıymetli kitapları kamufle etmek için bir inat-gayret gibi. İkincisi ise, bir kader gibi tecelli eden durumlar. Yazmanın üstüne kalması gibi. O zaten yalnız. Bir diğer yalnızla aşk yaşasa da, iki yalnız ediyor durmadan. Bir de herşeye eşit uzaklıkta durabilmek için gerekli yalnızlık. Hiç istemeseniz de, inandığınız şeyleri beyan ederken en yakınınızdakileri üzme ihtimaliyle dilsizleşebilirsiniz. Sosyalizasyonun bir suç ortaklığı olduğunu anladıktan sonrası zaten çok tatsız.

Ülkede yazılan kült şarkıların çoğunun arkasındaki isim Mete Özgencil ama aynı zamanda da bir muamma.. “Olmalı” gibi fazlasıyla doyuran bir albüm döneminde bile bu durum değişmedi. Kendi şarkılarınızı söylerken bile büsbütün çıkmadınız karşımıza yani.. Bu aslında olması gereken durum mu?
 

Teşekkür ederim herkese, öyle görüyorsanız. Medyanın bir taktiği vardır. ''Aptal'' sorulara ''Akıllı'' cevap veremeyeceğiniz üstüne kurarlar inşaatı. Buradaki ''insaf''ı, o kişilerle aranızdaki mesai belirler çoğunlukla. Arada bir de, piyasada yüceltilecek insan bırakmadıkları için, en az kirlettiklerini parlatırlar. Ne de olsa az gayret gerektiriyordur. Ha! istisnalar yok değil ama genellikle böyledir durum. Algıyı varlığımla karıştırmak ve ''İlle de beni dinleyin'' diyen bir promosyon istemedim. Biraz alıngan davranıp CD nin üzerine kocaman 2001 yazdım belki. Zamanın çöplüğüne atılan, alıngan bir yonga daha... Zira bana göre zehir-zıkkım bir albümdür O. Nesini önereyim bilemedim. Zıt görüşte olanların anlamama inadını biliyoruz. Onlar, öyle doğduğu gibi gitmekte ısrarlı görünüyorlar, buyursunlar gitsinler. Onlar için ''POP'' gömleğinde sunuyoruz zaten başka işlerle. O gömlek bana pek yakışmazdı. Aynı dili konuştuklarımızla da mutlaka çarpışırlar birgün, biryerde diye düşündüm. Zorlamadım.

“Atıyorum, tutuyorum, kâh tutamıyorum” diyor Zor Değil. Yılın en sevilen, en güzel şarkılarından biri haline geldi ve “Yaşım Çocuk”tan ilk sevdiğim şarkı. Çok merak ediyorum nasıl kesişti yollar, nasıl yazıldı şarkı? 

Herkesin hayatı öylemi bilmem de, benimki biraz tuhaftır. Özellikle etrafınızdaki dağınıklığı temizlediğinizde, ''Gerçek'' mucizeleriyle geliyor. Hayatın şaşırtıcı geometrisi mi desem, bilardosu mu desem herneyse ''O'', çalışmaya başlıyor. Birini düşünüyorsunuz diyelim, iki gün sonra karşınıza çıkıyor. Birinden bahsediyorsunuz ki uzun süredir aklınıza bile gelmemiş, bir haberini duyuyorsunuz. Mabel''le de öyle oldu. Hakkında yazılan bir yazı okudum ve arkasından merak edip dinledim yaptıklarını. Yeni biri geliyor hissi yarattı bende. İki ya da üç gün sonra da Facebook hesabımda bir mesaj buldum Mabel'den. Tanıştık, konuştuk, anlaştık. Bir süre sonra evime, gitarıyla beraber geldi. Aklında bir yürüyüş vardı. ''Şöyle bir şey yapabiliriz'' derken başladık ve bitti şarkı. Şarkılar, ya hemen tamamlanıyorlar ya da uzun zaman  parça-parça durup, birgün bir diğer parçayla bağlanıveriyorlar. Tuhaf bir durum. Kişinin bu oluşumu izlemesi ve mümkünse, ''Egolarını-Kariyerini-Tutar mı-Tutmaz mı''yı bir kenara atıp, ''Henüz'' oluşmakta olanın içine başka hiçbir yabancı unsur katmamayı becermesi gerekiyor. Böyle olunuca ''Şarkı'' oluyor, ''Organik'' Yoksa, ''Düzmece'' tuzağı, yanıbaşınızda pusuda.

Şarkılarınıza gönül veren herkes “Olmalı”nın devamını bekliyordur eminim. Siz hep buralardasınız ama biz sizi hep özlüyoruz. Biter mi bu bekleyiş? 

Bıkacağınıza, özleyin. "Çok isteyince olurmuş" derler. İyi ki böylesiniz, teşekkür ederim.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Beş Soru Beş Cevap: "Kerem Can"



Kerem Can ismini duyduğumda aklıma direkt olarak Can geliyor. Daha önce bir çok oyunda ve filmde rol almanıza rağmen Türk izleyicisi sizi “Zenne” ile tanıdı. Belki de bunun sebebi oldukça zor bir performansın altından büyük başarı ile kalkmanızdı. Peki bunun devamı gelecek mi, yani sizi gelecek dönemde Türkiye odaklı projelerde görme imkanımız olacak mı, “Türkiye’de oyunculuk yapmak” hayallerinizin neresinde duruyor?
Oyuncu olarak kendimi bir yörük gibi görüyorum. Projeden projeye farklı ülkelerde çalışmak istiyorum. Türkiye ile cok güçlü olan duygusal bir bağlantım var. Bu sene Eylül-Ekim gibi tekrar bir sinema filmi projesi için Türkiye'de olacağım. O bakımdan çok mutluyum. 

“Zenne”de kilit nokta sizin oyunculuğunuzdu. Bir şeyler eksik gitseydi ve siz seyircinin beklediği performansı sergileyemeseydiniz filmin böyle büyük bir etki yaratabileceğini düşünmüyorum. Bir şeyler hissetmiş olmalısınız. Can’ın yaşadıkları size bir yerden tutunmuş olmalı.. Can, hali hazırda zaten zor bir rolken bir de böyle bir sorumluluk size neler hissettirdi, oyunculukta ters köşe rolleri oynama konusunda neler düşünüyorsunuz? 
Bence "Zenne"'de kilit nokta ekip. Hepimiz bu projenin ne kadar önemli olduğunun ve sorumluluğun farkındaydık. Benim hislerime gelince, bütün korkularımı ve üstümde olan ve aslında kendi kendime yarattığım baskıların Can'ın da hayatına ait olduğunu düşünerek, Can'a yaklaşmaya çalıştım. Böyle bir projeye dahil edildiğim için kendimi her zaman çok şanslı olarak gördüm ve görüyorum. Ters köşe rolleri oynama konusuna gelince, bu benim sinemada ilk baş rolümdü. Gelecek için bir şey söylemek çok erken. Oyuncu olarak "Zenne" çok büyük bir fırsattı. Benim için mühim faktörler arasında rolün, senaryonun ve projenin benim icin bir anlam taşıması, hikayenin beni etkilemiş olmasi ve yönetmenin düşünceleri yer alıyor.

Türkiye’de bir erkek oyuncuya eşcinsel rolünü kabullendirmek pek kolay iş değil. Mafya rolündeki adam polis olunca değişik bir şeyler yaptığını sanıyor. Bana göre o yılın en iyi oyunculuk performanslarından biriydi, hatta yalnız erkekler ele alındığında en iyisiydi. Ama festivaller sizi görmek istemedi, nedenini anlamadığım bir şekilde yok sayıldınız. Bunun sebebi marjinallik mi sizce?
Sebeplerle ilgili hiç bir fikrim yok açıkcasi. Önemli olan "Zenne"nin yapilmis, bu hikayenin anlatılmış ve kamuoyuna sunulmuş olması. 

Almanya’da yaşamınızı sürdürüyorsunuz ve buna bağlı olarak oyunculuğunuz oraya odaklı. Daha önce tiyatro sahnesinde Fatih Akın ile çalışmıştınız. Doğrusu kendisi benim en sevdiğim yönetmen ve Almanya denince aklıma gelen ilk isim. Şu sıralar  “Aşk, Ölüm ve Şeytan” üçlemesinin son halkası ile uğraşıyor. Herhangi bir temasınız oldu mu sinema için ya da özellikle çalışma hayali kurduğunuz bir yönetmen var mı?
Hayır, yeni projesi için hiçbir temasımız olmadı. Michael Haneke, Alejandro Amenábar, Sam Mendes, Woody Allen. 

Gelecekteki Kerem Can’ı tanımlayabilir misiniz? “Muhakkak sinemada olacaktır ya da müzikle haşır neşir olmaya karar verecektir” gibi kesin yargılarınız ya da umutlarınız var mı?
Umarım gelecekte önüme "Zenne" gibi değerli projeler cikar. 

10 Nisan 2013 Çarşamba

"Hayatımın yalnızca bir günü Janis gibi şarkı söyleyebilmeyi çok isterdim."




Sevgi Şenkal.. Yaklaşık üç yıldır hayatımda olan çılgın insan! Tesadüflerin doğurduğu bir tanışma aşamasından sonra birbirimizde sevdiğimiz çok şey bulmuş olmalıyız ki birbirimizle konuşmadığımız ve yaşadıklarımızı danışmadığımız bir günümüz bile yok. Karakter olarak zıttız evet! Benim kara dediğime o ak der, onun sevmediği şeye ben taparım belki ama tuhaf bir şekilde karşı koyulamaz bir çekim var aramızda. Karşıtlığın buluşması ya da çekiciliği? Çok mümkün! Ne olursa olsun onu çok seviyorum ve hayatımın sonuna dek birbirimize bağlı olacağımızı umuyorum. Hal böyle olurken sık sık müzik konuştuğumuz ve tartıştığımız bu keyifli kişilikle “müzik” üzerine bir söyleşi yapmak istedim. Onun da kabul etmesiyle ortaya bu keyifli yazı çıktı..


Bir çok insan müziğe olan tutkusu ile anılmak ya da elinden geldiğince duyurmak ister. Senin durumun biraz daha farklı. Yakın şahit olduğum için görebildiğim kadarıyla sen daha derin dalmışsın bu dünyaya. Belli bir noktaya tabii.. Hayatını müzikle mi tanımlamak istersin yoksa aslında müziğin içinde aradığın şey hayatın mı?
 Elimden geldiğince iyi bir dinleyici olmaya çalıştım sadece hep. Müzik düşünmemi, anlamamı, sorgulamamı tetikleyen unsurlardan biri oldu ekstra olarak. “Müzik hayatımdır” gibi büyük bir cümle kurarak zaten yeterince büyük olan bir sanat dalını bencilliğime alet etmiş olurum. Basitçe müziği sevdiğimi söyleyebilirim, herkes gibi!

Müzikal kalitesini bünyesinde taşıyan her çalışmayı sevebilecek yapıda mısın yoksa beyninde, düşüncelerince elediğin ve güzel müzikler yapmalarına rağmen mesafeli durduğun insanlar var mı?
Herkesin olduğu gibi benim de seçimlerim var elbette ki..  Keyif aldığım, vazgeçemediğim ve vazgeçemeyeceğim isimler var. Bu müzisyenlerin her yaptıklarını tutkuyla takip eder ve saklarım. Ama bana göre çok kötü olan bir şeyi de dinlerim yeri gelince ki bir fikrim olabilsin. En azından elimdekilerin değerini daha iyi bileyim diye..

Peki ya önyargı?
Evet önyargılıyım hatta biraz tutucuyumdur müzik konusunda. Her şeyi dinlerim yeri geldiğinde ama ilk
dinleyişte sevmediysem, dinliyor gibi yaparım sadece.

Daha açık görüşlü olmak ister miydin yoksa müzik zaten bir tercih meselesiyse halimden memnunum mu diyorsun?
İstemezdim herhalde açık görüşlü olmak. Çünkü o zaman bu kadar değerli gelmezdi dinlediklerim. Müzik tercih edilen bir şey mi bilmiyorum, ben hiç tercih etmedim. Hayata nereden baktığınla alakalı orası kesin!

Sana değerli gelenlerden bahsedelim o zaman biraz da.. Kim bu tutkuyla bağlı olduğun müzisyenler?
Rock'n Roll ve Blues iyidir bence..  İsim verip ayırmayalım şimdi.

Janis Joplin'e olan hayranlığını biliyorum ama.. Buna da mı değinmeyeceksin?
Hayatımın yalnızca bir günü Janis gibi şarkı söyleyebilmeyi çok isterdim. Bu yeterli bence..

Hikayesi olan insanları daha fazla seviyorsun gibi geliyor bana. İyi bir müziğin yanında düşüncelerinin de dolu olmasını mı bekliyorsun bir müzisyenden ya da iyi müzik yapabilmek için bunun şart olduğunu mu düşünüyorsun?
En iyi müzisyenlerin hep hikayeleri oluyor. Jimi Hendrix, Janis, Jim Morrison, Freddie Mercury, Jeff Buckley, gibi gibi gibi. Bu isimlerin sonlarını düşündükçe olmasın istiyorum bir hikayesi ya da bir fikri. Olmasın ki derileri sarkana kadar müzik yapsınlar. Şart değil bir şeyin hikayesinin olması, ama boş adamdan da iyi iş nasıl çıksın ki?

Bunu tamamen kişisel röportaj istismarı olarak düşünebilirsin ama benim için çok çok önemli olan bir ismi soracağım sana, sevdiğini bilerek.. Mabel Matiz?
Ben aşk şarkılarından hiç hoşlanmam. Mabel bana birini sevdiğimde ona söyleyebileceğim şarkılar hediye etti. Müziği, şarkı sözlerinin ilk algıda anlaşılmayışı, alışıla gelmiş cümleleri kullanmadan da bir çok şeyi anlatışı ve tuhaf sesiyle Mabel başka bir adam. Güzel, seviyoruz..

Sevgi'nin twitter profili: @sevgisenkal

11 Aralık 2012 Salı

Beş Soru Beş Cevap: "NEYSE"


“Be the band” öncesinde de müzik yapıyordunuz ancak yarışma sonrasında hedef kitlenizde ciddi bir artış oldu. Herkes yarışmanın birincisi kim merakı ile yaptığı araştırmada sizinle karşılaştı ve gün geçtikçe müziğinizi daha fazla kişi dinlemeye başladı. Üstelik son dönemlerin en iyi çıkış yapan gruplarından biri olmakla yetinmeyip, alternatif müzikle ilgilenen bir çok kişi için “Şu sıralar en çok dinlediğiniz grup?” sorusunun cevabı oldunuz. Bu yarışmaya daha fazla kişiye hitap etmek için katılmıştınız ve bunu başardınız. Peki bundan sonra “rock yıldızı” statüsüne ilerlemek midir hayaliniz yoksa edindiğiniz kitle ile dingin bir çerçeve çizip (elbette ki yeni dinleyiciler ekleyerek) mesafeli ve “alternatif” kalmak mıdır?
Daha çok insan tarafından dinlenmekle "rock yıldızı" isminin bagajında taşıdığı yaşam biçimi ve kimliği üstlenmek arasında fark olabileceğini umuyoruz. Böylece hem daha çok kişiye ulaşıp hem de kendimiz gibi kalabiliriz.

Rock beraberinde her zaman başkaldırmayı getiren bir müzik türü ve ne yazık ki günümüzde kolaya kaçmaya çalışan herkes bunu unutmuş gibi davranıyor. Albümdeki bazı şarkılardan ve aktivist eylemlerinizden de anlaşıldığı gibi siz bunu hatırlamayı ve hatırlatmayı tercih ediyorsunuz. Günün birinde dillendirip göze batmak yerine susmayı tercih eder  misiniz?
Tercih etmeyiz muhtemelen.

Albümden çıkan iki video “Hokkabaz” ve “Siyah” birbirine zıt iki şarkıya ait. Biri dinleyenin yerinde durmaması için elinden geleni yaparken diğeri insanı dibe çekiyor. Albümün iki köşesi olarak nitelendirilebilecek bu iki şarkıdan hangisi NEYSE’yi daha çok yansıtıyor? NEYSE aslında hangisinde karşımıza çıkıyor?
Sadece bu iki şarkı değil yaptığımız tüm şarkılar NEYSE'nin, bizlerin farklı yönlerini yansıtıyor. Yeni şarkılar yaptıkça bizler de farklı yönlerimizi tanıyoruz.Dolayısıyla sorunun her zaman için geçerli, sabit bir cevabı yok gibi.


Türkiye’de alternatif müzik yapmak hem zor hem kolay. Zor kısımlardan biri albüm yapmak. Bu zorluğu aşamayan çoğu grup covera yöneliyor çaresiz. Sizin bu yoldan yürümeyeceğinizi tahmin ediyorum ve yeni albüm hazırlıklarına başladığınızı düşünüyorum. Klişeye yönelmiş bir soru olacak ama ilk albümün başarısı altında ezilme korkusu var mı?
İnsanların belli bir standardı beklediklerini bilmek normal şartlarda duygusal bir baskı oluşturur elbet. Fakat sadece içinizden gelene, hissettiğinize bağlı kaldığınızda bu baskı bir sorun olmaktan çıkıyor. Yani 2. albümü kimlerin ilk albümden daha fazla seveceğini, kimlerin daha az seveceğini şimdiden kestirmek güç. Bizim açımızdan 2. albümü niteleyebilecek tek sıfat "farklı" olabilir.

Dinleyicilerinizin dışında müzik dünyasından bir çok grup ve sanatçı söyleşilerinde sizi son dönemlerin en iyi grubu olarak nitelendirdi. Siz kimleri dinlemeyi tercih ediyorsunuz ya da kimin albümü çıksa bir fan gibi daha ilk günden edinirsiniz?
Yabancılardan A perfect circle, Tool, Radiohead, Pearl Jam, Muse ; yerlilerdense mor ve ötesi, sakin, Çilekeş'i sayabiliriz. 


NEYSE'ye cevapları için teşekkür ederken, grubun ilk albümünü hala dinlemeyenler için yasal olarak dinleyebilecekleri linki paylaşmak isterim: http://www.ttnetmuzik.com.tr/#album-Neyse-260096

7 Mart 2012 Çarşamba

5 Soru, 5 Cevap / Özge Özder

(Daha önceden duyurduğum gibi blog üzerinde yeni bir bölüm var artık. "5 Soru, 5 Cevap" başlığı altında özel röportajlara yer vereceğim. İşte bu bölümün ilk yazısı; Özge Özder röportajı! )



Oyunculukta çıkışınızı Haziran Gecesi'ndeki Lale karakteri ile yaptınız, ardından Dudaktan Kalbe'de Çelik Prensesi Cavidan ile başarınızı perçinlediniz ve şimdi Umutsuz Ev Kadınları'nda Emel.. Oyunculuk adına neler değişti bu yolculukta ?
Aslında hiç bir şey değişmedi.. Sadece roller değişiyor. Oyunculuk; ilk günkü heyecanımı yitirmediğim fakat git gide daha olgun ve bilinçli bir şekilde ilerlediğim bir yol.


Dizideki en değişik, en aykırı kadın Emel ve çoğu kez antipatik yönlerine tanık oluyoruz. Rolü kabul ederken bu sizde tedirginlik oluşturdu mu ?
Ben rolün kötü ya da antipatik oluşuna aldırmam rolü değerlendirirken. O rol illa ki sevilir :) Önemli olan rolün toplumda yer bulacak bir şekilde, gerçekçi olarak yazılması. Hayal mahsulü olmaktan öteye geçip, nefes alabilen ve gerçekçi yani sokakta rastlayabileğimiz bir şekilde yorumlanması. Ben okuduğumda inanmıyorsam, o rol yaşamıyorsa baştan kaybetmişiz demektir.. Birde ben hiç "cici kız olayım da tüm teyzeler beni çok sevsin "gibi derdi olan tipte bir oyuncu değilim zaten.. Sivri tipler ve antikahramanlar herzaman izleyici olarak da, oyuncu olarak da gozbebegimdir ;)


Orjinal dizide canlandırdığınız karakter ölüyor. Dizi, izlenme oranlarına bakılırsa bir kaç sezon daha devam edecek.Peki siz özgün senaryoda olduğu gibi diziden ayrılmak mı istersiniz yoksa proje bitene kadar Emel karakterini canlandırmak mı istersiniz ?
Hep uzun soluklu oldu benim oynadığım projeler.. Şanslıyımdır o konuda ve hissederim.. Daha önceki tecrübelerimden şunu anladım ki iki sene, doygunluk hissine ulaşmanız için çok yeterli bir süre.. Ama oyuncu aç gözlüdür biraz. Başka başka seyler oynamak için kalbi atar hep.. Emel in Ölümü ikinci sezon sonuna yada üçüncü sezon baslarına tekabül edecek gibi sanki.. Bir rol bir dizideki misyonunu tamamladıysa şayet onu uzatıp seyirciyi de oyuncuyuda sıkmanın manası yok diye düşünüyorum. Aynı şey zorla uzatılan diziler icinde geçerli tabi..  Ama "Umutsuz Ev Kadınları" ve "Emel" ne beni ne de seyirciyi sıkacak gibi görünüyor bana açıkcası.. İkinci sezon sonu tekrar konuşuruz ;)


Dizide Emel çoğu kez hırçın görünse de yer yer zayıflıklarına, korkularına ve yalnızlığına rastladık ve onun aslında dizideki en "umutsuz" kadın olduğuna şahit olduk. Peki Emel'in asıl istediği şey ne ?
Her kadın gibi Emel'in de esas istediği gercek bir sevgi ve aşk.. Onun da zaafları olan bir insan olduğunu, duyguları olduğunu ara sıra da olsa hatırlatan sahneler olması karakterin derinliği ve inandırıcılığı bakımından şart. Emel'in bize aykırı hatta bazen yuh dedirten tarafı; niyetini ayan beyan belli etmesi, içi dışında olması yani.. Bence Emel, umut dolu bir kadın.. Onun umutsuzluğu erkeklere fazla acele yaklaşıp, kendini yanlış ifade etmesinde ..


Konservatuar çıkışlı bir oyuncusunuz ve oyunculuk kariyerinize bakıldığında hayatınız her döneminde tiyatro yer almış. Peki gelecek hayalleriniz hangi çerçeve içerisinde ? Özge Özder'i sahnedeki başarılarıyla mı yoksa kamera önündeki performansları ile mi daha çok anarız ?
Oyunculuk hepsini kapsıyor aslında ve seçim yapmak mantıksız ancak tiyatro benim atar damarım. Onun eksikliği büyük boşluk yaratır ben de. Bu arada tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar gününü kutluyorum.. Sevgiyle..


(Özge Özder'e samimi cevapları için tekrar teşekkürler..)