beş soru beş cevap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beş soru beş cevap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2013 Çarşamba

Beş Soru Beş Cevap: Ümit Ünal


Henüz öğrenciyken anılarınızdan beslenerek yazdığınız senaryo Halit Refiğ tarafından filme alınıyor ve “Teyzem” sinemamızın kült yapımlarından biri hâline geliyor. Bu filmden sonra da sizi önce senaryolarınızla, daha sonra yönetmenliğinizle tanıyoruz. Kendi çektiğiniz filmlerde de hep farklı, bugüne dek pek dokunulmamış hikâyeleri işliyorsunuz. Yani senaryo Ümit Ünal filmleri için hep dikkat çeken, öne çıkan bir kıstas olarak kalıyor. Bu sizin seyirciye yansıtmak istediğiniz bir durum mu, yoksa mevzu kendi hâlinde mi ilerliyor?
Sanatta bir mecburiyet hissi olmalı. Sait Faik'in “Yazmasaydım ölecektim” dediği gibi, gerçekten yazmaya, resim yapmaya, film çekmeye vb mecbur olduğunuz için yaparsınız. Bu bazen, sanat aynı zamanda mesleğiniz olduğunda ve yeteneğinizi kullanarak hayatınızı kazanmaya çalıştığınızda; kira ödemek, gündelik hayatı sürdürmek için de bir mecburiyet haline gelebilir. Ama asıl kastettiğim elbette, içsel bir mecburiyet hissi. Anlatmak istediğiniz şeyler canınızı yakmalı, dış dünyaya çıkıp sizin ağzınızdan bir hikayeye dönüşmek için sizi zorlamalı, kendinizi patlayacak gibi hissetmelisiniz. İlk yazdığım senaryodan son filmime kadar o mecburiyet hissi olmadan bir iş yaptığımda, “ticari” olsun, “para kazanalım” vb diye davrandığımda işler kötü ya da vasat oldu. Ancak gerçek bir aciliyet duygusuyla, “bunu mutlaka yapmam lazım” hissiyle yaptığım filmler güzel oldu. 

1986 yapımı bir film “Teyzem” ve siz o dönemin çok gerisinde bir teknolojiyle çekildiğini düşündüğünüz için filmi yeniden çekmek istiyorsunuz, en azından cebinizde böyle bir hayaliniz var. Filmde öne çıkan iki kıstas mevcut: senaryo ve oyunculuklar, izleyen herkes üzerinde böyle bir etki yarattığına inanıyorum. Senaryo sahibinde, dolayısıyla herhangi bir tekleme yaşanmayacaktır ancak Üftade herkesin başarılı Müjde Ar performansı ile hatırladığı bir karakter. Bugün filmi çekme fırsatı bulsanız, gönlünüzdeki kastı kimler oluşturur?
Teyzem'i yeniden çekme arzumun sebebi sadece kötü bir teknikle çekilmiş olması değil. Hikaye doğrudan benim hayatımdan kaynaklanıyordu ve çekilebilmesi için özgün senaryoda çok sevdiğim birkaç şeyden vazgeçmek zorunda kaldım. En önemlisi özgün bir üsluptan vazgeçtim, çünkü Halit Refiğ'le senaryoya çok farklı bakış açılarından yaklaşıyorduk. Ortaya çıkan film yıllar içinde tüm kusurlarına rağmen sevildi, çünkü hikayesi çok güçlüydü ve o güne kadar Türk sinemasında rastlanmayan karakterler, durumlardan bahsediyordu. Ama film daha büyük hayalleri olan 21 yaşında biri olarak beni hem teknik hem de üslup açısından, hiçbir şekilde tatmin etmemişti. Filmin bitmiş halini ilk seyrettiğim günden beri yeniden çekmeyi ve hikayemi kendi istediğim gibi yeniden anlatmayı hayal ettim. Geçen yılki macera maalesef sonuçlanamadı, bir büyük yapım şirketiyle uzun uzun görüştük ama araya mali sorunlar girdi. Şu an proje beklemede, eğer ilgilenen bir yapımcı bulursam elbette oyuncu seçiminde bir çok olasılık düşünülecektir. Şu an için aklımda oyuncu önerisi yok.

Sizin gibi yönetmenlerin pek yapmadığı bir şey yaparak iki televizyon dizisi yönettiniz ve her ikisi de kendi hayranlarını oluşturan, özel projeler oldu. Ekran projelerinin devamı gelecek mi?
Sinema projelerinde fazlasıyla kendi burnumun dikine giden biriyim. Bunun bedelini de uzun vadede sevilen, ödüller alan, akademik incelemelere konu olan ama ticari sinemada iş yapmayan filmler yaparak ödüyorum. Bu yüzden de, bir çok başka yönetmen gibi hayatımı sürdürmek için başka işler yapmam gerek. Başka iş derken, yazmak ve film yönetmek dışında bir iş bilmediğim için bunları kapsayan bir alanda bir şeyler yapmam şart. TV'de doğru tasarlanmış işlerde yer almayı seviyorum. Sinemadan çok farklı bir iş, kuralları bambaşka ama yine en sevdiğim işi yapıyorum: Bir hikaye anlatmak. En güzel tarafı da seyirci tepkisini hemen alabiliyorsunuz. İyi bir ekiple, iyi bir oyuncu kadrosuyla güzel, kalıcı işler yapmak mümkün. Geçen sene hem yazıp hem çektiğim “Çıplak Gerçek” sırasında çok mutluydum. Dizi büyük ratingler yapmadı, sonuçta yaz için tasarlanmış 16 bölümlük bir mini diziydi. Yine de bir TV dizisi için çok çok iyi eleştiriler aldı. Dizi işlerinin devamı gelecek elbette.

“Nar” bana göre 2011’in en iyi filmlerinden biriydi, hatta sinema tarihimiz üzerine bir değerlendirme yapılsa adı anılması gereken özel filmlerden.. Aynı şekilde 9 ve Ara da çekildiği yıllar arasında diğer yapımlardan rahatlıkla sıyrılan filmler ve özlerinde sağlam bir gerilim var. Gerilim özellikle tercih ettiniz bir üslup mu yoksa, hikâyelerini anlattığınız insanların iletişimi ister istemez bir gerilim döngüsü mü yaratıyor?
Ben tür filmi yapmayı sevmiyorum. İki kere denedim ve çok da başarılı olamadım. Asıl beğendiğim filmlerimin içinde her türden unsur var. Gerilim, dram, komedi anları peş peşe gelebiliyor. Bence hayat da biraz böyle. Ya da ben hayatımı böyle yaşıyorum diyelim. Filmlerimde ortaya çıkan gerilim, “gerilim filmi olsun” diye yaratılmış bir üslup değil, hikayelerin doğasından kaynaklanıyor. Hele tek mekan filmlerimde, o karakterleri, o koşullarda tek mekana sıkıştırınca ister istemez bir basınç doğuyor ve bu da gerilime yol açıyor.

Herkesin merak ettiği yeni projeler.. Ara, 9, Anlat İstanbul, Nar sonrasında tıpkı onlar kadar tatminkar olacağına daha şimdiden inandığımız projeler.. Yeni bir Ümit Ünal filmini ne zaman izleyeceğiz?
Şu an çekmecemde üç bitmiş senaryo var. Teyzem, Sultan Mutfakta ve son senaryom Memleket. Üçü de maalesef  9, ARA ya da NAR gibi küçük bütçeli değil, finansal manada zorlayıcı filmler. O yüzden hangisi öne çıkar, hangisi daha önce yapılır bilmiyorum. Bir yandan da çok küçük bütçeyle tek mekanda çekilebilecek bir şey daha yazıyorum, surreal bir hikaye. Korku unsurları ağır basıyor. Belki de en yakın gelecekte o çıkar karşınıza. Henüz bilmiyorum. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Beş Soru Beş Cevap: Yeşim Ceren Bozoğlu

     

Sizinle ilk tanışmam 2002 sonları.. Gülbeyaz diye şahane bir dizi başlıyor ve hikayedeki en naif karakterlerden biri size emanet. Açıkçası ben böyle devam edeceğini düşünmüştüm. Olmadı tabii ve siz geçen zaman içerisinde hep bir öncekine zıt rollerle çıktınız karşımıza. Gelişigüzel bir süreç miydi bu yoksa cebinizde bir gelecek manzarası taşıyor muydunuz?
Bunu söylemek biraz iddialı oluyor ama inanın derdim o değil. Benim oyunculuğa olan aşkımın arkasında yatan en temel sebeplerden birisi her seferinde başka bir hayat yaşamak isteği. Bir nevi yaşam arsızlığı, o yüzden bir oynadığım kadını bir daha oynamamak için  özen gösterdim evet.. Bir de gerçek oyunculuk zanaatinin bu olduğuna inanıyorum. Çok riskli ,her seferinde seyirciye bir önce oynadığınızı unutturmak zorundasınız ama o risk bana hep oyunculuğa yeni başlıyormuşum heyecanını sağlıyor.

Seyirci oyuncuları ikiye böler 'Komedi ve Dram Oyuncuları' olarak. Siz hayatın en içinden bir dramda da rol aldınız, ekranın en absürd dizisinde de! Şahsi olarak ben sizi dram projelerde izlemeyi daha çok seviyorum, nedenini bilmeden. Keskin bir taraf olmadığınızı tahmin edebiliyorum ancak bir kaç adım daha hevesli olduğunuz bir taraf olduğunu da düşünmüyor değilim, yanılıyor muyum?
Beni ruhumdan çalan rolü oynarken buluyorum kendimi. Okurken senaryoyu kalbim çarpmaya, yanaklarım kızarmaya başlıyorsa, hadi sete çıkalım oluyorsam ve bir yandan da "ben bunun altından nasıl kalkarım, hay allah" diye içim içimi yiyorsa, tamamdır! Komedi de olsa dram da olsa “o” kadın olmaktan zevk almam önemli.

Meryem'in kendini yatağa atarak ağladığı bir sahne var unutamıyorum.. İşte tam da o hâlinizi seviyorum aslında; rol değil oradaki, gerçek. Bir seyirci olarak sizin de unutamadığınız ve "Ahh keşke" içlenmesine kapıldığınız sahneler vardır elbette?
Çok teşekkür ederim... Mahcup ediyorsunuz... Gerçek olmak, o rolü "oynamamak", deneyimlemek benim için hayat memat meselesi. Öyle sahneler deyince aklıma Selvi Boylum Al Yazmalım gelir, elbette final sahnesi ve Dila Hatun’un bütün planları.

Sinemaya gelecek olursak, çok iyi yönetmenlerle çalışma imkanı buldunuz ve muhakkak çok daha güzel hikayeler sizden bize ulaşacaktır. Özellikle çalışmak istediğiniz yönetmenler ve oyuncular var mı? Daha da önemlisi geleceğinizin kalbinde sinemanın yeri ne?
Sinema benim için sonsuzluk demek. Oraya bıraktığımız hayat dilimleri bizden sonra da kalacak, o yüzden insan ve hayat üstüne değişmez olana dair hikayelerin içinde olmak hayalim. Benim sinema kariyerim bağımsız sinema filmlerinden oluşuyor, majör filmlerde de kendimi deneyimlemek ve kaliteli popüler filmler de yapmak istiyorum. Hababam Sınıfı’nı hala her seyrettiğimde gülüyorsam, Mahmut Hoca’nın "Ben eğitimciyim, tüccar değilim" repliğini her duyuşumda gözyaşlarına boğuluyorsam, hala türk sinemasındaki en büyük beyaz perde kimyasının Türkan Sultan ve Kadir İnanır’da olduğunu görüp imreniyorsam... Burası kalbime bir şey söylüyor: Yeşilçam’ın samimiyeti ve mucizesi benim için çok değerli. Kaynaklarımızı doğru kullanarak kökten uca yeni ve lezzetli filmler yapabiliriz. Hayalim bu!

Gerek sahne sanatları gerek diğer sanatlar. Ülkemiz mecazı da aşan bir kültür mozaiği haline geldi ancak bazı noktalar hala tabu. Ülke sanatta aldı başını yürüyor ama seyirci hala çok az şeyin farkında. Siz buna bir nebze açıklık getirebilmek adına kitap yazdınız ve mesleğe iştahlı gençlere yön gösteriyorsunuz. Sizce bu adımlar ne yönde çoğalmalı?
Usta çırak ilişkisi ve gelenekten beslenmek benim için çok önemli. Atölye 1314'ü bu yüzden kurduk. Sektörde, sette ve sahnede gerçekten olan her koşulda oynayabilme becerisini paylaşmak için. İnanılmaz mutluyum,. Bu benim en büyük hayalimdi. Talebe talep eden demek ya, talep eden bir şekilde doğru ustayla kavuşuyor. O yüzden bence en önemlisi asla vazgeçmemek. Ve mucizelere inanmaya devam etmek... Bu güzel sorular ve ilginiz için çok teşekkür ederim, sevgilerimle...

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Beş Soru Beş Cevap: "Nursel Köse"



Tiyatro adına büyük başarılarınız olsa da Nursel Köse ismi her zaman sinema ile yan yana duruyor. Ben bunu daha çok beyazperdeye gereğinden fazla yakışmanıza bağlıyorum. Sizin bu konuda bir teoriniz var mı?

Sinemaya yakıştırdığınız için teşekkür ederim. Sinema ve film sektörünün enternasyonal platformlara ulaşması çok  daha kolay. Tiyatronun ulaştığı kitle ile sinema kitlesi  asla kıyaslanamaz. Tiyatro yaşadığınız ülkede size ün sağlayabilir fakat sizi enternasyonal oyuncu olarak şöhret yapmaz maalesef.

Auf der anderen Seite hayatım boyunca en sevdiğim film olarak kalacak sanırım ve "Yeter" filmin damar karakterlerinden biri olarak herkesin kalbinde. Karakteri gerçeğe uygun yansıtabilmek adına çok çalıştığınızı duymuştum. Fatih Akın'ın hikayesine dahil olmak ve karakteri oluşturmak dönüp bakınca ne hissettiriyor size?
Sinemanın yukarıda bahsettiğim gücünü oyuncu olarak bir filmdeki performansla beni enternasyonal platformlara ulaştırmasıyla yaşadım. Filmimiz yüzlerce ülkede  vizyona girdi ve dünyanın en önemli festivallerine gitti, yüzden fazla ödül aldı. Bunlar bir oyuncunun yaşamını bir anda değiştirebiliyor. Türkiye,  Antalya Film Festivali'nde beni bu filmle tanıdı, Türkçe oynamayı hep istemiştim bu gerçekleşti. Çok güzel şeyler oldu oyunculuk hayatımda filmden sonra. Fatih’le çalışmak ayrıca büyük bir zevk ve onurdu. Zor bir roldü ve üstesinden gelmek için çok kafa yordum. Ayrıca Tuncel Kurtiz gibi bir dev ile karşılıklı oynama keyfine de ulaştım..

Televizyon projeleriniz de oldu ve performansınız çok konuşuldu. "Gerçek" oyunculuğun yalnız sinemada ve tiyatroda sergilenebileceği gibi bir algı var. Sizce bir oyuncu bu düşünceyi yıkabilir mi?
Kamera önü seyirci önü demektir. "Sinemada iyi performans sergilenir, televizyonda  yarı performans" diye bir anlayış bana ters. Sinemada zaman boldur, provalar yapılır, karaktere hazırlanmak için zamanınız olur,  yani hazırlık dönemi vardır. Televizyonda oyuncunun performansını etkileyen dış etkenler çok tabii. Türkiye’de dizilerin çok uzun olması, 90-110 dakikanın bir hafta içinde çekilmesi ve diğer koşullar da göz önüne alındığında, oyuncu montaj bandında çalışıyor gibi. Provaların yeterli olmaması, hızlı ezber, role hazırlanma vaktinizin olmaması oyuncular için sezonlar boyunca süren bir maraton gibi. Bu şartlarda dizi çektiğimizi yurtdışında anlattığımda bana inanmıyorlar. Tiyatro oyuncu için er meydanıdır. Sahnede “Kestik!” yok, beyaz cam yok. “Gerçek oyunculuk, gerçek dışı oyunculuk” diye bir şey yok benim için. Yani oyunculuğumun, performansımın dozajını sinema, tiyatro ya da televizyona göre ayarlayamam. Bir oyuncu bu düşünceyi kafasında yıkmalıdır bence, aksi takdirde kötü oyunculuğun suçunu acele çekilen dizilerin veya projelerin üzerine atıp dururuz ve kendimizi kandırırız.

Bugüne dek ulusal ya da uluslararası platformda çok önemli yönetmenlerin filmlerinde yer aldınız ve başarılı bir çerçeve içinde saklanmak yerine sınırları kaldırmayı tercih ettiniz. Aynı zamanda yönetmenlik deneyiminiz de olduğu için bu soruyu özellikle sormak istiyorum. Çalışma hayali kurduğunuz yönetmen ya da yönetmek istediğiniz oyuncular var mı?
Hayalini kurduğum değil de, hayır diyemeyeceğim  yönetmenler ve oyuncular var. “James Bond Girl” rolü teklik edilse hayır demem mesela! Rüyalarımın rolü “Kill Bill” filminin kadın karakterleri yani bir Tarantino filmi hiç de fena olmaz. Hiç beğenmediğim yönetmenlerden muhteşem performanslar çıkabiliyor. Sinemada önemli olan hikâyeyle oyuncuların örtüşmesi. Ben genelde yönetmenden yapımcıya, tüm kasta bakıp karar veriyorum bir filmi beğenip beğenmediğime. Türkiye’nin önemli yönetmenleriyle henüz çalışma fırsatım olmadı fakat çalışacağım günü bekliyorum.

Nursel Köse'yi hep sinemada göreceğimiz bir geleceği hayal etmek zor değil. Siz attığınız adımlardan mutlu, gelecek hikayelerden umutlu musunuz?
Attığım adımlardan dolayı çok mutluyum. Örneğin mimarlığı bırakıp oyuncu oldum ve bu kararım çok doğru bir karardı. Oyunculuğa elbette devam edeceğim. Gelecek hikayeler konusunda açıkçası çok umutlu değilim.. Keşke bu filmde ben de oynasaydım dediğim filmler az.. Olanlar da başkasına gitmiş hikayeler oluyor zaten. Önemli yönetmenlerin, meşhur oyuncularla çalışmak istemediklerine dair, efsaneler var örneğin. Yani iyi bir oyuncu olmanız süper projelerde olmanızı getirmiyor.. Şu sıralar, yazıp yönettiğim ilk kısa filmimi çektim. Uzun metraj filmimin senaryosunu yazdım, bitti. Kültür bakanlığına dosya hazırlıyorum..Yani 2014'te "KARINC" filmi ile karşınızda olabilirim.. Selam ve sevgilerimle.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Beş Soru Beş Cevap: Mete Özgencil


Çok yönlü bir sanat adamı olsanız da geniş kitleler sizi yazdığınız şarkılar ve çektiğiniz kliplerle tanıyor. Kişisel olarak ben yazar kimliğiniz hakkında konuşmak istiyorum. Ülkedeki en iyi şarkı yazan insanlardansınız ve genel olarak melankolik tutumlara eşlik ediyorsunuz. “Melankoli” bu noktada bir tercih mi yoksa zemin ister istemez “Melankoli” halini mi alıyor? 
Kısaca, son söylediğiniz diyerek küstahlaşmadan cevaplamalı.. Ne de olsa ''Cool Vatandaşlık'' taslamanın bir manası yok. Sözü olan söylemeli. 2011 yılında yayınlanan ''Zoranahtarı'' ki ''Lirik Biyografi'' demeyi doğru bulduğum kitabın önsözüne, ''Yazmaktan başka tek bir çare vardı bazı geceler, o da çare değildi'' cümlesiyle başladım. Buradaki çare gibi görünüp, çare olmayan şey, ''Melankoli'' ye yakın gibi duruşun en uzağına götürür beni. Ne de olsa ''İntihar''a yatkınlıkla özetlenebilir ''Melankoli''. Dönüştürücüyüz biz ve yaşamayı seçiyoruz bu hareketle. Şarkı sözlerinde de aynı yolu seçerim, zaman izin veriyorsa.Yazıldığı zamanın karakterini taşımakla yükümlü bu sözler, acılaşabilir de, hafifleyebilir de. Bir de şu tarafından bakalım: Kitle, sağlığı ve uyukluğuyla gurur duymaya itilirken, derdinden utandırılmakta. Artık, hayatla derdi olanlara ''Ezik'' gözüyle bakma devri. ''Sıradanı Şımartma Vakti'' dedim 2005'te. Müdanasızca, ben-ben diyen bu koca çoğunluğu tedavi edip ''Ütü''lemektense, uymayanları ''Hasta'' kabul etmek daha ekonomik. Yoksa, bu çoğunluğa maruz kalan bireyin melankolisi, sağlıklı olduğuna kanıt benim için. Telelevizyonun kapsama alanı dışında yapılanları, kitlenin bozguna uğratılmış algısı taşıyamıyor ve üzerinde konuşmaktan aciz olduğu alanlardaki işlere de ilgi duyamıyor. Müzik, özellikle de ''Pop Müzik'' seçkinci olmamasıyla, hatta ''Şamar Oğlanı'' olmaya dünden razı oluşuyla açtığı ''hodri meydan''ında, neredeyse futbol kadar kolay algılanır ve konuşulur elbet.

Şarkı yazmak, hikaye yazmak, senaryo yazmak, kitap yazmak.. “Yazmak” temelinden yükselen bir hayat “yalnız” olmalıymış gibi geliyor bana. En sevdiğin arkadaşınlayken ya da hayatının aşkıylayken fark etmez her türlü yalnızlık ve sadece yazarak çoğalmak gibi bir algı düşüyor aklıma. Bu ne kadar doğru?
 

Yazar olmak için tutuşmakla, istemesen de yazmak arasındaki o kalın çizginin neresinde durduğunuzla ilgili bu. İlki dertlerden meslek sağmak gibi gelir bana, fırsatçılık olarak bulurum bunu. Kendisinin, biricik ''Çalışma Masası''na bile manzumeler dizenler var. Ki bu tehlikeli. Koca raflar dolusu, kişisel yargı-görüş-hayal vs. Kıymetli kitapları kamufle etmek için bir inat-gayret gibi. İkincisi ise, bir kader gibi tecelli eden durumlar. Yazmanın üstüne kalması gibi. O zaten yalnız. Bir diğer yalnızla aşk yaşasa da, iki yalnız ediyor durmadan. Bir de herşeye eşit uzaklıkta durabilmek için gerekli yalnızlık. Hiç istemeseniz de, inandığınız şeyleri beyan ederken en yakınınızdakileri üzme ihtimaliyle dilsizleşebilirsiniz. Sosyalizasyonun bir suç ortaklığı olduğunu anladıktan sonrası zaten çok tatsız.

Ülkede yazılan kült şarkıların çoğunun arkasındaki isim Mete Özgencil ama aynı zamanda da bir muamma.. “Olmalı” gibi fazlasıyla doyuran bir albüm döneminde bile bu durum değişmedi. Kendi şarkılarınızı söylerken bile büsbütün çıkmadınız karşımıza yani.. Bu aslında olması gereken durum mu?
 

Teşekkür ederim herkese, öyle görüyorsanız. Medyanın bir taktiği vardır. ''Aptal'' sorulara ''Akıllı'' cevap veremeyeceğiniz üstüne kurarlar inşaatı. Buradaki ''insaf''ı, o kişilerle aranızdaki mesai belirler çoğunlukla. Arada bir de, piyasada yüceltilecek insan bırakmadıkları için, en az kirlettiklerini parlatırlar. Ne de olsa az gayret gerektiriyordur. Ha! istisnalar yok değil ama genellikle böyledir durum. Algıyı varlığımla karıştırmak ve ''İlle de beni dinleyin'' diyen bir promosyon istemedim. Biraz alıngan davranıp CD nin üzerine kocaman 2001 yazdım belki. Zamanın çöplüğüne atılan, alıngan bir yonga daha... Zira bana göre zehir-zıkkım bir albümdür O. Nesini önereyim bilemedim. Zıt görüşte olanların anlamama inadını biliyoruz. Onlar, öyle doğduğu gibi gitmekte ısrarlı görünüyorlar, buyursunlar gitsinler. Onlar için ''POP'' gömleğinde sunuyoruz zaten başka işlerle. O gömlek bana pek yakışmazdı. Aynı dili konuştuklarımızla da mutlaka çarpışırlar birgün, biryerde diye düşündüm. Zorlamadım.

“Atıyorum, tutuyorum, kâh tutamıyorum” diyor Zor Değil. Yılın en sevilen, en güzel şarkılarından biri haline geldi ve “Yaşım Çocuk”tan ilk sevdiğim şarkı. Çok merak ediyorum nasıl kesişti yollar, nasıl yazıldı şarkı? 

Herkesin hayatı öylemi bilmem de, benimki biraz tuhaftır. Özellikle etrafınızdaki dağınıklığı temizlediğinizde, ''Gerçek'' mucizeleriyle geliyor. Hayatın şaşırtıcı geometrisi mi desem, bilardosu mu desem herneyse ''O'', çalışmaya başlıyor. Birini düşünüyorsunuz diyelim, iki gün sonra karşınıza çıkıyor. Birinden bahsediyorsunuz ki uzun süredir aklınıza bile gelmemiş, bir haberini duyuyorsunuz. Mabel''le de öyle oldu. Hakkında yazılan bir yazı okudum ve arkasından merak edip dinledim yaptıklarını. Yeni biri geliyor hissi yarattı bende. İki ya da üç gün sonra da Facebook hesabımda bir mesaj buldum Mabel'den. Tanıştık, konuştuk, anlaştık. Bir süre sonra evime, gitarıyla beraber geldi. Aklında bir yürüyüş vardı. ''Şöyle bir şey yapabiliriz'' derken başladık ve bitti şarkı. Şarkılar, ya hemen tamamlanıyorlar ya da uzun zaman  parça-parça durup, birgün bir diğer parçayla bağlanıveriyorlar. Tuhaf bir durum. Kişinin bu oluşumu izlemesi ve mümkünse, ''Egolarını-Kariyerini-Tutar mı-Tutmaz mı''yı bir kenara atıp, ''Henüz'' oluşmakta olanın içine başka hiçbir yabancı unsur katmamayı becermesi gerekiyor. Böyle olunuca ''Şarkı'' oluyor, ''Organik'' Yoksa, ''Düzmece'' tuzağı, yanıbaşınızda pusuda.

Şarkılarınıza gönül veren herkes “Olmalı”nın devamını bekliyordur eminim. Siz hep buralardasınız ama biz sizi hep özlüyoruz. Biter mi bu bekleyiş? 

Bıkacağınıza, özleyin. "Çok isteyince olurmuş" derler. İyi ki böylesiniz, teşekkür ederim.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Beş Soru Beş Cevap: "Kerem Can"



Kerem Can ismini duyduğumda aklıma direkt olarak Can geliyor. Daha önce bir çok oyunda ve filmde rol almanıza rağmen Türk izleyicisi sizi “Zenne” ile tanıdı. Belki de bunun sebebi oldukça zor bir performansın altından büyük başarı ile kalkmanızdı. Peki bunun devamı gelecek mi, yani sizi gelecek dönemde Türkiye odaklı projelerde görme imkanımız olacak mı, “Türkiye’de oyunculuk yapmak” hayallerinizin neresinde duruyor?
Oyuncu olarak kendimi bir yörük gibi görüyorum. Projeden projeye farklı ülkelerde çalışmak istiyorum. Türkiye ile cok güçlü olan duygusal bir bağlantım var. Bu sene Eylül-Ekim gibi tekrar bir sinema filmi projesi için Türkiye'de olacağım. O bakımdan çok mutluyum. 

“Zenne”de kilit nokta sizin oyunculuğunuzdu. Bir şeyler eksik gitseydi ve siz seyircinin beklediği performansı sergileyemeseydiniz filmin böyle büyük bir etki yaratabileceğini düşünmüyorum. Bir şeyler hissetmiş olmalısınız. Can’ın yaşadıkları size bir yerden tutunmuş olmalı.. Can, hali hazırda zaten zor bir rolken bir de böyle bir sorumluluk size neler hissettirdi, oyunculukta ters köşe rolleri oynama konusunda neler düşünüyorsunuz? 
Bence "Zenne"'de kilit nokta ekip. Hepimiz bu projenin ne kadar önemli olduğunun ve sorumluluğun farkındaydık. Benim hislerime gelince, bütün korkularımı ve üstümde olan ve aslında kendi kendime yarattığım baskıların Can'ın da hayatına ait olduğunu düşünerek, Can'a yaklaşmaya çalıştım. Böyle bir projeye dahil edildiğim için kendimi her zaman çok şanslı olarak gördüm ve görüyorum. Ters köşe rolleri oynama konusuna gelince, bu benim sinemada ilk baş rolümdü. Gelecek için bir şey söylemek çok erken. Oyuncu olarak "Zenne" çok büyük bir fırsattı. Benim için mühim faktörler arasında rolün, senaryonun ve projenin benim icin bir anlam taşıması, hikayenin beni etkilemiş olmasi ve yönetmenin düşünceleri yer alıyor.

Türkiye’de bir erkek oyuncuya eşcinsel rolünü kabullendirmek pek kolay iş değil. Mafya rolündeki adam polis olunca değişik bir şeyler yaptığını sanıyor. Bana göre o yılın en iyi oyunculuk performanslarından biriydi, hatta yalnız erkekler ele alındığında en iyisiydi. Ama festivaller sizi görmek istemedi, nedenini anlamadığım bir şekilde yok sayıldınız. Bunun sebebi marjinallik mi sizce?
Sebeplerle ilgili hiç bir fikrim yok açıkcasi. Önemli olan "Zenne"nin yapilmis, bu hikayenin anlatılmış ve kamuoyuna sunulmuş olması. 

Almanya’da yaşamınızı sürdürüyorsunuz ve buna bağlı olarak oyunculuğunuz oraya odaklı. Daha önce tiyatro sahnesinde Fatih Akın ile çalışmıştınız. Doğrusu kendisi benim en sevdiğim yönetmen ve Almanya denince aklıma gelen ilk isim. Şu sıralar  “Aşk, Ölüm ve Şeytan” üçlemesinin son halkası ile uğraşıyor. Herhangi bir temasınız oldu mu sinema için ya da özellikle çalışma hayali kurduğunuz bir yönetmen var mı?
Hayır, yeni projesi için hiçbir temasımız olmadı. Michael Haneke, Alejandro Amenábar, Sam Mendes, Woody Allen. 

Gelecekteki Kerem Can’ı tanımlayabilir misiniz? “Muhakkak sinemada olacaktır ya da müzikle haşır neşir olmaya karar verecektir” gibi kesin yargılarınız ya da umutlarınız var mı?
Umarım gelecekte önüme "Zenne" gibi değerli projeler cikar. 

11 Aralık 2012 Salı

Beş Soru Beş Cevap: "NEYSE"


“Be the band” öncesinde de müzik yapıyordunuz ancak yarışma sonrasında hedef kitlenizde ciddi bir artış oldu. Herkes yarışmanın birincisi kim merakı ile yaptığı araştırmada sizinle karşılaştı ve gün geçtikçe müziğinizi daha fazla kişi dinlemeye başladı. Üstelik son dönemlerin en iyi çıkış yapan gruplarından biri olmakla yetinmeyip, alternatif müzikle ilgilenen bir çok kişi için “Şu sıralar en çok dinlediğiniz grup?” sorusunun cevabı oldunuz. Bu yarışmaya daha fazla kişiye hitap etmek için katılmıştınız ve bunu başardınız. Peki bundan sonra “rock yıldızı” statüsüne ilerlemek midir hayaliniz yoksa edindiğiniz kitle ile dingin bir çerçeve çizip (elbette ki yeni dinleyiciler ekleyerek) mesafeli ve “alternatif” kalmak mıdır?
Daha çok insan tarafından dinlenmekle "rock yıldızı" isminin bagajında taşıdığı yaşam biçimi ve kimliği üstlenmek arasında fark olabileceğini umuyoruz. Böylece hem daha çok kişiye ulaşıp hem de kendimiz gibi kalabiliriz.

Rock beraberinde her zaman başkaldırmayı getiren bir müzik türü ve ne yazık ki günümüzde kolaya kaçmaya çalışan herkes bunu unutmuş gibi davranıyor. Albümdeki bazı şarkılardan ve aktivist eylemlerinizden de anlaşıldığı gibi siz bunu hatırlamayı ve hatırlatmayı tercih ediyorsunuz. Günün birinde dillendirip göze batmak yerine susmayı tercih eder  misiniz?
Tercih etmeyiz muhtemelen.

Albümden çıkan iki video “Hokkabaz” ve “Siyah” birbirine zıt iki şarkıya ait. Biri dinleyenin yerinde durmaması için elinden geleni yaparken diğeri insanı dibe çekiyor. Albümün iki köşesi olarak nitelendirilebilecek bu iki şarkıdan hangisi NEYSE’yi daha çok yansıtıyor? NEYSE aslında hangisinde karşımıza çıkıyor?
Sadece bu iki şarkı değil yaptığımız tüm şarkılar NEYSE'nin, bizlerin farklı yönlerini yansıtıyor. Yeni şarkılar yaptıkça bizler de farklı yönlerimizi tanıyoruz.Dolayısıyla sorunun her zaman için geçerli, sabit bir cevabı yok gibi.


Türkiye’de alternatif müzik yapmak hem zor hem kolay. Zor kısımlardan biri albüm yapmak. Bu zorluğu aşamayan çoğu grup covera yöneliyor çaresiz. Sizin bu yoldan yürümeyeceğinizi tahmin ediyorum ve yeni albüm hazırlıklarına başladığınızı düşünüyorum. Klişeye yönelmiş bir soru olacak ama ilk albümün başarısı altında ezilme korkusu var mı?
İnsanların belli bir standardı beklediklerini bilmek normal şartlarda duygusal bir baskı oluşturur elbet. Fakat sadece içinizden gelene, hissettiğinize bağlı kaldığınızda bu baskı bir sorun olmaktan çıkıyor. Yani 2. albümü kimlerin ilk albümden daha fazla seveceğini, kimlerin daha az seveceğini şimdiden kestirmek güç. Bizim açımızdan 2. albümü niteleyebilecek tek sıfat "farklı" olabilir.

Dinleyicilerinizin dışında müzik dünyasından bir çok grup ve sanatçı söyleşilerinde sizi son dönemlerin en iyi grubu olarak nitelendirdi. Siz kimleri dinlemeyi tercih ediyorsunuz ya da kimin albümü çıksa bir fan gibi daha ilk günden edinirsiniz?
Yabancılardan A perfect circle, Tool, Radiohead, Pearl Jam, Muse ; yerlilerdense mor ve ötesi, sakin, Çilekeş'i sayabiliriz. 


NEYSE'ye cevapları için teşekkür ederken, grubun ilk albümünü hala dinlemeyenler için yasal olarak dinleyebilecekleri linki paylaşmak isterim: http://www.ttnetmuzik.com.tr/#album-Neyse-260096