hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ekim 2014 Cuma
Avaz: "Sadece Aşıklar Hayatta Kalır"
"Ölüme ve karanlığa baktığımızda korktuğumuz şey bilinmezliktir, başka bir şey değil."
Gözlerini açıp rüyasından sıyrıldıktan sonra yalnızca Zelâl'i düşündü Gül. Bu rüya nasıl onunla ilgili olabilirdi ki, daha da önemlisi o nasıl kendisini Gül için bu kadar önemli bir konumda görebiliyordu? Artık düşünmekten yorulmuş olacaktı ki bir süre yalnızca etrafa bakıp aklındaki tüm çıkmazlardan uzaklaştı. Yanındaki bu iki insan ona yardım etmek istiyordu, buna dair bir şüphesi kalmamıştı artık ancak bir şekilde ikisini de suçlamaktan alıkoyamıyordu kendini.
"Benim artık gitmem gerek" dedi sessizliği bölerek.
"Ben seni bırakırım" dedi Doğu, Gül onun gözlerine bile bakamıyordu artık.
"Lüzumu yok, yalnız olmak bana daha iyi gelecektir."
"Ama bu sakıncalı efendim" diyerek araya girdi Gülriz.
"Lütfen artık bana efendim deme, ayrıca sandığın kadar çaresiz bir durumda değilim. Ne olacaksa olsun artık, bilinmezliklerden korkmaktan yoruldum."
"En azından buna izin verin, eve yalnız gitmeniz hiç doğru değil. Sizin bir sene içinde yaşadıklarınızı ben doğduğum andan itibaren yaşıyorum yani sizi anlamam çok mümkün."
"Onu hiç gördünüz mü?"
"Zelâl'i mi? Evet efen- yani şey ben bu hayata onun için gelmişim de denebilir. Birimiz olmayacaksak yaşamamızın da bir anlamı olmazdı. Biz birlikte büyüdük, birlikte öğrendik hayatı. O benim çocuğum."
"Nasıl yani onu siz mi doğurdunuz?"
"Hayır, ama bu onun oğlum olmasını imkânsız kılmaz."
Gül nedenini bilemeyeceği bir acıma duygusuyla salladı kafasını, gerçekten onu anlıyormuş gibi. Aslında tam olarak ne hissettiğini kendisi bile bilemezdi çünkü artık yavaş yavaş duygularıyla hareket etme yetisini kaybediyordu.
"Eğer onu görürseniz.." dedi tam ayaklanmak üzereyken.
Gülriz'in çakmak gözleri bir anda ışık aldı, umudu somutlaştırmış gözlerinde saklıyordu ve birden ortaya çıkarmıştı sanki.
".. benden uzak durmasını söyleyin."
Gülriz'in gözlerinde ışık aynı hızla kayboldu, bu kız onun masum olduğunu neden anlamak istemiyordu...
"Ben buna engel olamam" dedi direkt gözlerine bakmaya korkarak.
Kimseye tek kelime daha etmeden evi terketti Gül. Gülriz'e attığı cesaret mavalları içini yiyip bitiriyordu şimdi. Korkuyordu çünkü, hayatından ve yarınından. Evden çıkar çıkmaz Ebru'yu aradı, yüzleşmelerinin vakti fazlasıyla gelmişti zira. Ebru cevap vermeyince saaatine baktı Gül, tam yediyi gösteriyordu ve az sonra kalkacaktı kardeşi ne de olsa. O bu düşünce içinde yürürken telefonunun sesiyle irkildi dalgınlığından.
"Nerdesin sen?" dedi Ebru ilk olarak. Yatağına dönüp bakınca onu görememiş ve başka odalardan birinde olduğunu düşünmüştü haklı olarak.
"Dışarıdayım, yarım saate kadar sahilde olabilir misin? Konuşmamız gerekiyor."
"Kafayı yedin sen herhalde, tamam hazırlan geliyorum."
***
Gül sahile vardığında Ebru bir banka yerleşmiş onu bekliyordu.
"Nerede kaldın sen salak? Ne yapmaya çalışıyorsun anlamıyorum."
Anlıyordu aslında, çünkü sevdiğini inciten her insan yüzleşmekten korktuğu bu anın geldiğini anlardı mutlaka. Ebru da anlamıştı ancak düpedüz itiraf etme cesareti onu yalnız bırakmıştı bu defa.
"Neden burada olduğumuzu biliyorsun, bunu nasıl yaptın?"
Gül elinde olmadan ağlamaya başladı. Sevdiği, koruduğu ve titrediği kardeşi, o masumluk abidesi paramparça olmuştu karşısında. Bu yalnızca onun canını acıtmıyordu üstelik, acıtamazdı da.
"Anlamadım, elimde değildi... Yemin ederim Gül, aşık oldum. İnsan kalbine söz geçiremiyormuş, ben bile."
Karşı karşıya gelen iki yabancı değil, iki kardeşti. Bu yüzdendir ki akan gözyaşlarıyla birlikte kimse bir başkasına kalp kırıklığı bırakamıyordu.
"Hayatımda senden fazla kimseye değer vermedim ben, kendimden bile fazla... Onun benim için ne kadar önemli olduğunu biliyordun Ebru."
Ebru bir yandan ağlayarak kafasını eğdi, yüzüne bakamıyordu ablasının. Uzun zamandır suçluluk ya da pişmanlık hissetmediğini bilse de karşı karşıya geldiklerinde bütün bu duygular kalbine hücum etmişti aniden.
"Özür dilerim."
"Keşke bu kadar kolay olabilse, keşke yalnızca onu kaybetmiş olabilsem. Ama artık önemi yok, ben gidiyorum."
"Nereye?"
"Uzağa, herkesten, her şeyden uzağa gidiyorum."
"Saçmalama, hiçbir yere gidemezsin. Bunu kendi aramızda halledebiliriz."
"Bu halledebileceğimiz bir mesele değil Ebru... Kırdıklarına bak, tekrar eskisi gibi olur mu sanıyorsun? Ben bunları kaldırabilir miyim sence?"
Ebru kalbinden gelen bir kelama rastlayamadığı için sustu, yalnızca konuşmak için konuşmak ona göre değildi çünkü, her şeye rağmen!
"Kendine iyi bak, aileme de iyi bak."
Gül arkasına bakmaya teşebbüs bile etmeden yürümeye başladı, çünkü her şeye rağmen affedeceğini biliyordu. Bütün yaralarına, kırgınlıklarına ve kendine rağmen. Bu yüzdendir ki kalbinde ufacık bir pişmanlık hissetmedi. Yalnızca birkaç ay öncesi, yani her şeyin bilinmez olduğu geçmişe bile gitmek istemiyordu artık. Bütün bu yaşadıklarının gerçek olmamasını bile dilemiyordu. Çaresizdi evet ancak yaşadığı her şey gerçekti artık, korkuları bile.
Yaklaşık on beş dakika kadar yürüdükten sonra telefonu ikinci kez çaldı, bu kez tanımadığı bir numaradan gelen mesaj için çalmıştı telefonu:
"Geri dön - Zelâl"
Okuduğu iki kelimeyle birlikte nefes alamadığını anlayıp sol göğsünü tuttu. Vakti gelmişti demek, o her şeyden çok daha fazla korktuğu anı yaşamanın vakti gelmişti. Ne yapmalıydı peki? Yeniden belirsizliğe dönmek üzere kaçmalı mı yoksa bu kabusun kalbi ile yüzleşip her şeyi sona mı erdirmeliydi? Birkaç dakika durduğu yerde bu muhakemeyi yaptıktan sonra geriye doğru yürümeye başladı. Ateşe dokunmanın vakti gelmişti, kaçmak imkânsızdı.
Geldiği yolu geri dönünce Ebru'nun orada olmadığını gördü ve biraz olsun ferahladı. Şimdi ise etrafına bakınıp onu arıyordu: Zelâl'i. Kendinden uzakta olan insanlar arasında Zelâl'i ararken siyah bir jeep önünde durdu. Demek ciddi bir gösterişle ortaya çıkmayı istiyordu Zelâl, bunca adımdan sonra buna şaşırmak çok zordu aslında. Otomobilin kapısı açıldığında Gül'ün kalbi şimdiye dek hiç olmadığı kadar hızlı çarpmaya başlamıştı. Yalnızca korkmak mıydı bunun sebebi, başka bir şey yok muydu bu korkunun içinde sahiden... Tek bir adımla karşısına geldi Zelâl, nefesi yüzüne savruldu.
"Hazır mısın?" dedi kara gözlerini Gül'ün gözlerine dikerek.
Gül bakışlarını kaçırmaya engel olamadan kafasını salladı. Zelâl ön taraftaki koltuğun kapısını açıp onu bekledi, Gül ise başka çaresi olmadığını çok iyi bildiği için tereddütsüz geçti otomobile.
"Hazır mısın?" dedi Zelâl arabaya geçtikten sonra bir kez daha, hâlâ gözlerine bakıyordu düpedüz.
"Evet hazırım" dedi Gül, bir kez daha ona bakmayarak.
Zelâl otomobilin radyosundan bir şarkı açtıktan sonra Gül'ün gözlerine bakıp "Artık birlikte ölebiliriz" dedi ve ani bir manevrayla denize sürdü arabayı. Gül ne olduğunu anlamadan kapıyı açmaya çalıştı fakat başaramadı. Yalnızca ona bakıyordu şimdi, bütün kötülükleri yok etmesini beklediği adama. Otomobil sert bir şekilde suya daldıktan sonra gözlerini kapattı Gül, ölmek o kadar da kötü değildi sanki. Gözlerini kapattı ve dinledi hâlâ fısıldayan şarkıyı:
"Kopar gider içimden aşk, tutamam ellerim ateş / Sabahımız yok sevdiğim, doğmaz artık bize güneş."
7 Eylül 2014 Pazar
Avaz: Zelâl'in Hikâyesi
Zelâl o gece bir rüya gördü. Daha önce de çoğu kez gördüğü bir rüya: deniz, koyu karanlık ve rüzgâr. Zifiri karanlığın kalbinde, bir sandalın içinde oturmuş sabırla Gül'ü bekliyordu. Hayatı boyunca beklemeye alıştığı için hiç gocunmuyordu durumundan. Onu ilk kez doğduğu gün görmüştü ve gözlerinin içine ilk kez baktığı an ne denli bir meftuna dönüşeceğini çok iyi anlamıştı. Hiç korkmamıştı, aşkın yalnızca mutluluktan ibaret olmadığını biliyordu çünkü. Zelâl, gördüğü ve hükmedebildiği bu rüyalarda büyük bir hakimiyet zorunluluğu ile sessiz kalmıştı hep. Sessizliğinin sebebi mevcut bir çaresizlikte olan Gül'ü daha fazla ürkütmemekti aslında. Onun yanında korkudan nasıl titrediğini ve kendisinden ne kadar tiksindiğini görebiliyordu. Hayat boyu karşılaşabileceğiniz en rahatsız edici duygu her şeyden ve herkesten daha fazla sevdiğiniz insanın sizden tiksinmesiydi şüphesiz. Üstelik bütün bunların üzerine bir de yalan söylemişti ona. "Bunu ben yapmadım, ben istemedim. Bana zorla yaptırdılar... Beni anlayacaksın. Buradayım, bekliyorum! Bu rüya ikimizle bitecek" derken avaz avaz yalan söylüyordu aslında bâriz bir kurtulma çabasıyla. Biliyordu ki yalanlar her zaman mutsuz etmezdi insanı, mutluluğun kalbi de olabilirdi bazen. Fakat söylediği yalanlar arasında apaçık duran ve onu bu yoldan vazgeçmemeye adayan bir gerçek vardı: bu rüya Zelâl ve Gül ile bitecekti. Daha en başından bildiği bu son onu hayata bağlayan yegane şeydi zaten.
"Benden korkmadı" diye aklından geçirdi heyecanla. "Beni gördü, ona dokundum ama benden korkmadı". Ne kadar da sıcak ve mübremdi teni, ateşe dokunmuştu sanki. Yanarak ölmek istediği, her korunu canında hissettiği deli bir ateş. Kalp atışını hissetti sonra... Göğsü ilk kez ağrımamıştı, ağrısa bilirdi. Keşke hemen uyandırmasaydı onu, biraz daha dokunup, biraz daha kalabilseydi onunla. "Bir gün her anımız birlikte geçecek" diye geçirdi aklından, ona kavuştuktan sonra onu asla bırakamazdı çünkü.
Kimsenin bilmediği ve kimsenin olmak istemeyeceği karanlık bir kasabada, bir orospunun oğlu olarak hayata gözlerini açmıştı Zelâl ve annesini yalnızca bir gün görebilmişti hayatı boyunca. Annesi onu başka bir kadına sattıktan ve kadının onu yaşadığı yere götürmesinden sonra bir daha da gitmemişti doğduğu o köhne kasabaya. Yedi yaşına kadar kaldığı bu kadının evinden bir gece daha yaşlı bir kadının onu kaçırmasıyla birlikte ayrılmıştı. Kendisine sürekli "Efendim" hitabıyla seslenen bu kadın ona sanki gerçek annesiymiş gibi davranmış ve yıllar boyu tek bir kötü davranışta bulunmamıştı. Zelâl yıllar sonra, uzun yıllar sonra doğduğu kasabaya gelmişti. Annesininin izini sürmek ya da doğduğu kasabayı merak etmek değildi sebebi. Gülriz yollamıştı onu buraya. "Onunla yalnız orada kavuşabilirsiniz efendim" demişti bir gece. Aklında yaşadığı bütün imkânsızlıklardan haberdardi çünkü Gülriz ve ona hayattaki herkesten daha fazla güvendiği için kasabaya gitti. Tek tük insanın yaşadığı o karanlık yere gitmeden yalnızca sahile uğradı tıpkı Gülriz'in söylediği gibi ve burada beklemeye başladı herkesten uzakta. Ta ki dün geceye kadar! Dün gecenin bir kırılma noktası olduğunu anlayan Zelâl artık harekete geçmesi gerektiğini biliyordu. Gecenin şiddeti ile savrulan büyüklü küçüklü dalgalara baktıktan sonra buradan ayrılma zamanının geldiğine karar verdi, şimdilik. Her şeyi sonlandırıp, Gül'ü de yanına alarak dönecekti buraya.
"Hadi kalk, gitme vakti" dedi yatağında içi geçmiş bir şekilde kıvrılan adama. Adamın onu duyup da yeniden uykuya gömülmesini görünce elinde olmadan hiddetlendi.
"Sana diyorum, Attila! Kalk ve bitsin..."
Hayattaki en zor ve en ulaşılmaz duygudur aslında güven, ama yine de hiç düşünmeden koşulsuz açarız kapılarımızı etrafımızdaki yabancılara. Hiç tanımadığımız birine aşık oluruz, bilmediğimiz bir insanın dostu oluruz... En tehlikelisi ise magluk kapılarımızı açtığımız insanlardır; çünkü kalbimizin merkezinde olan bir nefesin kaybedeceği bir şey kalmamıştır.
29 Temmuz 2014 Salı
Avaz: "Bir Başkasının Yalanları"
“Elimi sakın bırakma”
Dokuz yaşındaki bir çocuk için asla unutulamayacak olan bu cümleyi hayatı boyunca iki kez duydu Gül, bu ilkiydi. Annesi ellerini uyardığı harekete teşebbüsü dahi engeller biçimde tutmuştu zaten ancak kendisi sebebini tam olarak bilmediği bir telaşın esiriydi şimdi ve annesini hayatı boyunca ilk kez bu kadar çaresiz görmüştü. Neden olduğunu bilmeden daha önce hiç görmediği kadar çok insanın olduğu oldukça kalabalık bir yerdeydiler. Annesi ve babası önceki gece onu epey korkutan bir tartışma içindeydi ve bu seferki daha önceki tartışmalarına hiç benzemiyordu. En çok böyle durumlarda zordu çocuk olmak zira ufacık bir müdahaleye varmak bir yana sesini dahi çıkaramıyordu bu çaresizlik içinde.
Annesi onu da peşinde sürükleyerek etraftaki onlarca ofisten birine girdi. “Adapazarı’na en yakın sefer kaçta” dedi masasının arkasında cinsel organını kaşıyan genç adama. “Aracın kalkmasına yedi dakika kaldı abla” dedi kafasını kaldırmadan. Annesi dağınık çantasının içinde önce cüzdanını buldu, sonra içinden parasını çıkardı ve bir koltukluk bilet aldı. Gül otobüs seferleri içinde hâlâ fasulye muamelesi görmeye alışkındı. Bütün yolculuklarını annesinin kucağında tamamlardı; yanlarındaki koltuğu kimsenin satın almadığı şanslı zamanların dışında. Otobüse binip, yanlarındaki koltuğun boş olduğunu görünce biraz heveslense de minyon ve yaşlı bir kadının hemen arkasında durmasını takiben birazcık morali bozuldu. Kadın, tam da tahmin ettiği gibi yanlarındaki boş koltuğun sahibiydi. Gül hızlıca annesinin kucağına geçti ve kadın azami çabasından bile sonuç alamayarak uyuşukça koltuğa yerleşti.
Aracın hareket etmesiyle birlikte cama küçücük yağmur damlaları çarpmaya başladı. Uzun ve yağmurlu yolculukları pek severdi Gül ama annesinin de mutlu olması gerekirdi pek tabii. Daha önce adını bile duymadıkları o yere, üstelik de dün geceki vahim tartışmadan sonra gitmelerinin pek de güzel bir yanı yoktu herhalde. Bütün bu düşünceleri kafasından atarak yağmurun cama çarpışını izlemeye koyuldu Gül. Camdaki ceban yansımadan anladığı kadarıyla yanındaki kadın kendisinin onu fark edebileceğine ihtimal vermeden bir dikize başlamıştı. Annesinin yabancı insanlara karşı tembih ve uyarılarını hep dikkate almış ve korkuyla dinlemişti. Bu sebeple kendisine gülümseyen insanlardan bakışını çeker, bir daha göz göze gelmemek için de elinden geleni yapardı. Ancak yanında oturan kadınla ilgili durum diğerlerinden biraz daha farklıydı. Daha önce rastladığı insanların bakışları beyhudeydi, yanındaki kadın ise bakışlarını bir an olsun Gül’den ayırmıyordu. “Kaç saatte Adapazarı’nda olacağız anne” dedi Gül mecbur bir sessizliği yararak. Annesi önce duymasa da birkaç saniye sonra sorunu algılayıp cevap verdi kızına: “En geç iki saat içinde”. Bilet kontrolü yapan çocuk elindeki yolcu listesiyle birlikte en önde oturdukları için ilk olarak onların yanına geldi. Okumayı yeni öğrenmenin verdiği çocuk iştahla listedeki bütün isimleri okumaya çalıştı Gül. Yanlarında oturan kadının ismi bi’ hayli değişikti. Hayatı boyunca ilk kez karşılaştığı bu ismi unutması imkânsızdı: Gülriz Asya.
“Ama unutman gerekiyor” dedi Gülriz kara gözleriyle direkt gözlerinin içine bakarak. Gül ne yapacağını bilmeden önce görevliye sonra da annesine baktı. Otobüs de dahil olmak üzere herkes hareketsiz bir hâlde Gül ve yabancı kadının konuşmasını bekliyordu şimdi. Gül ağlayarak içindeki korkuyu boşaltmayı düşünse de başarılı olamayacağını anladığı için hemen vazgeçti, tıpkı bağırmak istediği zaman sesinin çıkmadığını fark ettiği korkutucu rüyalardaki gibi.
Bir çift elin vücudunu sarsması ile Gülriz’in evine uyandı Gül. Doğu ve Gülriz yanı başında uyanmasını bekliyorlardı. Elini istemsizce göğsüne götürdü ve birkaç saniye nefes almakta zorlandı. “Bunu yapmak istemiyorum, kendime acı çektirmek istemiyorum” dedi yanında oturan iki insana da dönerek. “Kendini bulman gerekiyor Gül” dedi Doğu elini tutarak. “… acı çektiğinin farkındayız ancak zihnindeki kayıp anıları bulmadan bu oyunu bitiremezsin”. “Belki de bu oyunu yaşayarak bitirmeliyim” dedi Gül direkt olarak kimseye bakmadan. “Olmamalı efendi, herkes sizin yanınızda. Sizi bilen herkes sizin yanınızda… İnsan kötü ya da korkutucu anılarından hep kaçmıştır oysa ki ne zaman acılarıyla yüzleşir, o zaman acılardan kurtulur. Çünkü kabullendiğin hiçbir acı canını yakamaz.” Gülriz sözünü bitirirken Gül’den bir tepki bekler gibi yüzüne bakıyordu fakat Gül hâlâ kendine gelmemiş olacak ki kafasını yerden kaldırmıyordu. “Peki bu rüyanın bana ne gibi bir faydası olacak” dedi kafasını ve bakışlarını Gülriz’e çevirerek.
“Bu oyunun başlangıcı. Bu oyunu başlatan kişi rüyandaydı”.
“Kim?”
“Bunu henüz bilemeyiz efendim”
“Nedenmiş o?”
“Çünkü bu rüya eksik.”
“Nasıl yani”
“Bu rüyada eksik olan bir şeyler var efendim. Siz yalnızca bu kadarını hatırlayabildiniz fakat gün gelecek hepsini hatırlayacaksınız, işte o zaman bu oyunu sonlandırma şansımız olabilecek.”
“Yani bu rüyadaki eksik parçayı da hatırlayabilirsem düğüm çözülecek öyle mi?”
“Öyle. Düşmanımızı tanırsak onun yapacaklarından korkmamız için bir sebep olmaz.”
“Peki ne yapmam gerekiyor?”
“İnanmanız gerekiyor.”
Gül artık bu kabustan kurtulacağına tüm kalbiyle inanarak gözlerini yeniden kapadı. Etraf zifiri karanlıktı ve sakindi. Dışarıda ya da her zamanki sahilde değildi. Çıplak ayakları üşürken, avuç içleri terliyordu. Bir çift göz açıldı geceye: bir başkasının gözleri, kehribar. Karşısındakinin kim olduğunu anladığı an midesine bezim bir yumruk yedi. Elini istemsizce göğsüne götürüp korkudan çatallaşan sesine rağmen konuştu: “Zelâl”.
Zelâl Gül’ün dudaklarını kocaman elleriyle kapattıktan sonra konuştu: “Bunu ben yapmadım, ben istemedim. Bana zorla yaptırdılar… Beni anlayacaksın. Buradayım, bekliyorum! Bu rüya ikimizle bitecek”.
Yüz binlerce birbirine benzeyenleri seyret de aralarındaki yetmiş yıllık farka dikkat et. İki şey birbirine benzeyebilir: Acı su da berraktır, tatlı su da…
1 Mayıs 2014 Perşembe
Avaz: "Sadece Katiller Ölür"
Her yalan bir başkasının gerçeği ve her doğru
en az bir yalancının katilidir.
İnsan en çok masumiyetini kaybettiğinde kanar:
İçindeki ölü çocuklar tek tek uyandığında. Acı çoğu zaman beyhude, sızı ise
bâkidir. Bir de gözü kapalı teslim olduklarımız vardır ki; onların yok
ettikleri masumiyet insanı hiç görmediği bir hırçınlığa savurur.
Elindeki telefonun ekranına tekrar tekrar
bakan – sanki bir sonraki baktığında başka bir şey yazacağını umarak – Gül
ekranı kapatıp bilinçsizce dizlerinin üstüne yığıldı. Hayatı boyunca yaşadığı
en büyük ihanet ensesinde durmuş onunla yüzleşmeyi beklerken o, ne ara bu kadar
derin karanlığa gömüldüğünü düşünüp göğsündeki giderek artan sancı ile
boğuşuyordu. Ellerindeki mecnunane titreyiş ya da boğazını yırtan nefesler
geçici değildi. Onlarla yaşamaya alışması gerektiğini hissediyordu zira bu
gösterişli muhîs kapılarını yeni yeni açıyordu.
Ebru odaya girdiğinde Gül yatağına uzanmış
uyuma taklidi yapıyordu. Birkaç saate kadar bütün sevgisini bağladığı kardeşine
karşı belirgin bir his bulmaya çalışıyordu kalbinde. Nefret değildi bu..
Ne kadar istese de ondan nefret edemeyeceğini anlayacak ve çaresizliğine olan
kızgınlığı çoğalacaktı. Ebru giyindikten sonra telefonunu eline alıp yatağına
uzandı. Yüzünde sinsi bir tebessüm belirdikten sonra Gül’e baktı. Ne kadar
aptaldı! Attila ile Ebru’nun arasındaki ilişki
tanışmalarından birkaç gün sonra başlamıştı. Attila’nın açığa vurduğu duygular
hiç sekmeden sahibini bulmuştu. Ebru daha ilk anda bu kavşağın içine hiç
düşünmeden dalmıştı. İnsanın hayatı boyunca yalnızca bir kez aşık olabileceğine
inanırdı ve doğal olarak bu duyguları Attila’dan başkasına saklamanın
imkânsızlığının da farkındaydı. Gül’e birkaç kez üzülmeyi denemiş ancak samimi
olamamıştı. Bu durumun saklanmaya müsâit olmadığını da biliyordu tabii ancak
şimdilik kimsenin öğrenmesi de pek mümkün değildi. Ebru ışığı söndürüp yatağa uzandıktan sonra
Gül telefonuna sarılıp Doğu’ya mesaj attı. Madem dünyası kabusa dönmüştü o
zaman o da kabusunu makul kaderi olarak kabullenebilirdi. Doğu’ya hemen bu gece
Gülriz’le buluşmak istediğini söyledi ve bir saat sonra Sarıyer’de buluşmak
üzere anlaştılar. Doğu her zamanki gibi on dakika gecikmeyle vardı buluşma
yerine. Gül ne yazık ki onu eskisi kadar yakın görmüyordu kendine,
güvenemiyordu daha doğrusu fakat güvenmek zorunda olduğunun da pekâlâ
farkındaydı. Sarıyer’de önce Bebek sonra da Beşiktaş’a doğru yürüdüler. Yürümek
ve çıktığı yola varmamak çok rahatlatıyordu onu. Darphanenin arka tarafından
dolaştıktan sonra Dikilitaş karakolundaki yokuştan sapıp Şair Leyla sokağı
buldular. Doğu elindeki kağıdı inceleyerek tek tek bina numaralarına bakıyordu
ve sonunda yedi numaradaki bîtap evin önünde durdular. Kapıyı yavaşca vurup
birkaç dakika beklediler.
Gülriz kapıya dokunan ilk elle birlikte açtı
gözlerini. Gül ile karşılaşacak olmalarının heyecanıyla koşar adım indi
merdivenlerden: Onun gelmesini tam yedi yıldır büyük bir hasretle bekliyordu ne
de olsa. Uykuya bulanan gözleri kapıdan sızan ilk ışığın muntazar acısıyla
kapandı ve kalbi yıllar sonra ilk kez heyecana kavuşmanın dalaleti içindeydi.
“Hoş geldiniz” dedi kısık ve rahatsız edici,
yorgun sesiyle. “Bugün geleceğinizi hissettim. En çok bu gece. Senelerdir
bekliyorum ama bu gece geleceğinizi hissettim.”
Gül daha fazla ne kadar şaşırabileceğini
bilemeden karşısındaki kadını inceledi. Kurşuni saçları ve cılız bedeninin
yanında onun aslında genç bir kadın olduğunu düşündü. Bir savaşın tam ortasında
kalmış, darmadağın bir kalp. Evin içinde ağır ve rahatsız edici bir koku vardı.
Gülriz tek tek yaktığı lambalarla birlikte bu kasvetli ortamı bir nebze de olsa
yok ediyordu. Doğu salonun tam ortasında bulunan kanepenin ucuna, Gül de hemen
onun yanına oturdu. Gülriz hiç sapmadan Gül’ün köşesinde bulunan koltuğa geçti.
Ona sanki hayatının aşkı yıllar süren bir hasretten kopup karşısına geçmiş gibi
bakıyordu. Gül ise biraz korku, biraz da rahatsızlıkla kadının gözlerine
bakmamaya çalışıyordu.
“Bu gece oraya bir kez daha gideceksin. Hazır
mısın?” dedi çatallaşmış sesini bir kez daha duyurarak. “Nasıl yani? Oraya
tekrar gidemem, buraya da bunun için geldim zaten: Beni bu kabustan kurtarman
için". Gül’ün endişesine hak veren Doğu hemen araya
girdi: “Gülriz’in amacı da bu zaten. Ama önce bu rüyayla yüzleşmen gerekiyor.
Bu rüya gerçeğe dönüştüğünde hazırlıksız olmamalısın.” Gül kalbi titreyerek Doğu’nun elini tuttu.
Ebru’yu, Attila’yı, annesini ve Zelâl’i düşündükten sonra boşaldı. Biriktirdiği
bütün gözyaşlarını tüketme hevesiyle hıçkırarak Doğu’ya sarıldı.
“Bana yardım et, yalvarırım bana yardım et.
Nasıl bir şey olduğunu bilemezsin. Beynime hapsoldum. Kendi gerçeğim bana acı
veriyor. Yalvarırım kurtar beni, oraya gitmekten kurtar beni.” / “Sana söz
veriyorum Gül, inan amacım bu. Seni bu kabustan kurtaracağız ama karanlığı mum
ışığıyla yok edemezsin. Bütün kırgınlıklarını bir kenara bırak, bunları hepsi
fazlada yük. Yalnızca mutlu anlarını al omzuna ve korkunun üstüne yürü". Gülriz hiç beklemediği bir şekilde Gül’ün
ellerini tuttu. “Hayatımı bu an için yaşadım, yemin ederim kurtaracağım seni.
Yalnızca bana güven, korkma. İçime baksan ve sana nasıl bağlı olduğumu görsen
şaşırırsın. Seni kurtaracağım efendim, bu benim ölümüm olsa bile.”
Gül yanı başında duran bu iki insanın
samimiyetine inanıp kapadı gözlerini. Bir çift göz açıldı geceye. Deniz, koyu
karanlık ve rüzgar.. Gül’ün bu sahilde gördüğü sekizinci rüyaydı, şimdilik. Serin
taşlı kumlara basan çıplak ayakları üşürken, rüzgara çarpan avuç içleri
terliyordu. Bir çıkış kapısı yoktu henüz, devam etmeliydi bu bilinmez karanlığa
bir kez daha dalmaya. Birkaç adım attıktan sonra sandalın kendisini beklediğini
gördü fakat içinde Zelâl yoktu. Hemen sandalın içinde duran feneri alıp
etrafına bakındı. Tam arkasını dönecekken ensesinde duyduğu bir nefesle
birlikte yere yığıldı.
“Korkma” dedi Zelâl elinden
tutup. “Çok az kaldı. Bitmesine çok az kaldı.”
Gül kilitlenmiş bir şekilde
düştüğü yerden Zelâl’i izliyordu. Yedi rüyası boyunca aynı şeyleri görüp, aynı
şeyleri yapmıştı ama şimdi değişen bir şeyler vardı. Bu onu korkutmak yerine
rahatladı ve ancak bu şekilde kendine gelip ayaklandı.
“Korkmuyorum. Bu benim rüyam..
Onu ancak ben sona erdirebilirim. Bana yardım et Zelâl.”
Zelâl’in gözleri öyle bir
parladı ki, Gül bunu görse onun kendine aşık olduğunu hemen anlardı. Birlikte
sekizinci kez sandala binip kan gölüne doğru sürüklendiler. Kayaların arasından
geçip kabusun kalbine ulaştıklarında bu kez Zelâl de indi sandaldan. Gül tek
bir bakışıyla neler olduğunu anlamak istediğini söyledi.
“Bu gece katilini göreceksin.
Babanın bıçağındaki kanı görür görmez arkanı dön, çünkü ben gitmiş olacağım.”
Kafasını salladı Gül ve
annesinin acısıyla göz göze geldi. Daha önce gördüğü yedi rüyanın aksine bu kez
daha az bağırdı Gül. Bir gerçeğin içinde olmadığının bilincindeydi çünkü. En
azından şimdilik huzursuz olması gerekmiyordu. Babasının kanlı bıçağıyla
birlikte annesinin üzerine yürüdüğünü gören Gül nefesini tuttu ve göğsündeki
korkulu heyecanla birlikte arkasını döndü.
Düşmanlarınızı, onlarla ne
şekilde karşılaştığınızı hatırlayın. Kalbinize saplanan çığlıklar ve kanınızda
yüzen ölü yüzler.. İnsanın en büyük düşmanı kendisidir çünkü bütün düşmanlar
maktulün sevgisiyle büyür. İşte bu yüzden katiliyle yüzleşince daha
öldürülmeden ölür insan. Gözleri kararan Gül kendisini
boğmaya çalışanın kim olduğunu önce anlamadı ama her katilin kurbanını
öldürmeden önce kendini ona gösterdiğini bildiği için bekledi. Hiçbir şey
yapmadan, yapamadan bekledi. Son bir adımın sesini duymadan önce gözlerini
kapatıp ellerini sıktı, sonra bir çift göz açıldı gerçeğe hiç korkmadan. Bir
saat önce aynı odada nefes aldığı abisi İnan celladı olarak karşısındaydı
şimdi.
19 Nisan 2014 Cumartesi
Avaz: “Bütün Çocuklar Masum Değildir”
İnsan bir kez karanlığa dokundu mu kaybettiği masumiyetinin
asla geri dönmeyeceğini anlar. Soğuk ve dönüşsüzdür çünkü karanlık. Tam “Bir
daha olmayacak” dediğin anda çıkar karşına, katil bir hevesle. Yalnızlık en çok
o zaman hissedilir: Etrafındakilere hatta kendine rağmen.
İçindeki korku ve şaşkınlık hissi değişmeden uzun uzun Zelâl’in
notuna baktı Gül. Hâlâ bir rüyanın içinde olmayı umuyordu. Kendisi inanmak
istemediği bir korkuyla yüzleşirken uyuyan ailesinin uyku seslerini dinliyordu
bir yandan. Çıplak ayaklarını yavaşça yere değdirip ayaklandı: Anne ve
babasının yatak odasına gidip kapı aralığından onları seyretti. Onları
gördükten sonra biraz da olsa rahatladı ve evden çıkmaya karar verdi. Gardıroptan
gelişigüzel aldığı giysileri üzerine geçirdikten sonra hızlı adımlarla evden
çıktı: Zelâl’in notunu da alarak!
Rüyasını ve yaşadıklarını düşünerek hızlı adımlarla, nefes
nefese kalana dek yürüdü. Sahile vardığında biraz olsun dinlenmek istedi ve
sabahın ilk simitçisinden aldığı simitle kahvaltı yapmaya karar verdi. Birkaç
lokmadan fazlasını yiyemeden ayaklandı tekrar: İşe gidemeyeceğini anladı ve işyerine
haber verdi. Telefonuna gelen mesajları göz ucuyla kontrol etti ve az önce
oturduğu banka geçip denizi seyretti. Bunun tuhaf bir şaka olabileceğini
düşündü önce fakat rüyasından henüz kimseye bahsetmemişti. Pantolonun cebine
sıkıştırdığı notu tekrar eline alarak inceledi. Kusursuz güzellikte bir yazıyla
yazılmıştı. Zelâl’in yazısını hiçbir zaman düşünmemişti tabii ancak bu kadar
güzel olmasını da bekleyemezdi herhalde. Şu an, yani uyanıkken bir rüyada
olduğu düşüncesi çok daha mantıklı geliyordu ona. Belki de hâlâ uyanmamıştı ya
da sürekli başka bir rüyanın içine uyanıyordu. Aklında ardı arkası kesilmeyen teoriler
belirirken ofisten arkadaşı Doğu’nun izinli olduğunu hatırladı. Hemen
telefonunu çantasından çıkardı ve Doğu’yu aradı: Cevap vermiyordu! Uyuyor
olduğunu tahmin ederek yılmadan birkaç kez daha aradı. Birileriyle konuşmaya
ihtiyacı vardı ve şu an için en uygun insanın o olduğuna karar verdi. Doğu
yedinci aramada telefonunu açtı. Uyku sersemi olan arkadaşını yanına gelmeye
ikna etmesi tahmin ettiğinden uzun sürdü. Bankta yaklaşık bir buçuk saat geçirdikten
sonra Doğu ile buluşmak üzere çarşıya doğru yürüdü. Birlikte adam akıllı
kahvaltı ettikten sonra Gül rüyasını ve yaşadığı her şeyi tek tek anlattı Doğu’ya.
Doğu sanki bütün gerçeklerin yanında duruyormuş gibi hemen inandı anlattıklarına.
Gül ise önce şaşırdı, sonra da bunun üzerinde durmaması gerektiğini düşündü.
Yaşadıklarını anlattığı tek insan yanındaydı ve belki de birlikte bir çözüme
ulaşabileceklerdi.
“Kendini kötü hissetmen gerekmiyor” dedi Doğu kendinden emin
bir şekilde. “Anlattıklarım mantıklı mı geliyor sana” dedi Gül daha fazla
gerilerek.
“Yaşadığın her şeyin farkındayım, ne kadar korktuğunun da
ama korkmak için henüz erken. Gördüğün rüyaların bir anlamı var.” / “Sen şimdi
yaşadıklarımı zaten bildiğini mi söylüyorsun?” / “Bir sene önce hayatına tam da
bu an için girdim Gül. Bana ihtiyacın olsun diye!” / “Delirmişsin sen. Bunlar nasıl gerçek
olabilir?” / “Rüyaların sandığın kadar masum değil Gül. Gördüğün her şeyin bir
anlamı ve sebebi var. Ateş görürsen yanarsın, kan görürsen ölürsün.”
Duyduklarını karşısında ne yapacağını şaşıran Gül şaşkınca
etrafına baktı.
“Zelâl kim?” / “Bunu ben de bilmiyorum ve anladığım
kadarıyla öğrenmemiz şimdilik zor. Daha önemli olan şey ona uzanan yolda ne
yapacağımız.” / “Ben ona ulaşmak istemiyorum, aksine ondan kaçmam gerek.” / “İşte
bu çok zor. Çünkü çok uzun zamandan beri seni bekliyor, ondan asla kaçamazsın.”
/ “İyi de beni bulup ne yapacak? Hâlâ bir gerçeğin içinde olduğuma
inanamıyorum.” / “Öncelikle bu gerçekle yüzleşsen iyi olur. Çünkü bu gerçekten
kaçmaya çalışırsan korktuğun karanlığın içinde boğulursun.” / “Peki ya sen.. Sen
de mi düşmanımsın?” / “Zelâl’i düşmanın olarak mı görüyorsun? Rüyalarında ona
karşı sempati beslediğini düşünüyordum ben.” / “Onu gördün mü?” / “Gördüğün her
şeyi ben de gördüm, bildiğin her şeyi ben de biliyorum.” / “Peki neden sustun,
neden uyarmadın beni?” / “Bir yolun sonunda yanacağını bilsen o yola yürür
müsün?” / “Seni arkadaşım sanıyordum.” / “Ben senin arkadaşınım.. Hatta daha da
fazlası. Bu yolda birlikte yürümek zorundayız Gül. Bunu ben istemiş olamam
değil mi?” / “Çok korkuyorum..” / “Korkmana gerek yok. Öncelikle rüyalarını
kontrol etmeye çalışacağız, daha da vahim bir hâl almadan önce.” / “Nasıl?” / “Rüyalarını
kontrol etmen için daha önce de bu tür
vakalarla ilgilenen birinden destek alacağız: Gülriz. Seni boğmaya çalışanın
kim olduğundan başlayarak rüyandaki bütün gizeme ulaşacağız.” / “Rüyamda beni
kimin boğduğunun ne önemi var?” / “Gördüklerin gelecekten Gül, engellemezsen
olacaklar.”
Birkaç saat daha konuştuktan sonra ayrıldılar. Sabah kendini
dışarı attığı andakinden daha kötü hissediyordu Gül. Gerçekle yüzleşmişti
çünkü, yüzleşmek zorunda kalmıştı. Evdekilere hesap vermemek için biraz daha
oyalandı ve işten dönüyormuş gibi tam saatinde döndü eve. Kimsenin yüzüne
bakmadan odasına geçti ve kendini yatağa attı. Ebru henüz duşa girmişti. Elini
cebine sokup Zelâl’in notunu aldı. Ağlamak istiyor ancak buna bile cesaret edemiyordu.
Notu sabah bulduğu yere, komodinin üzerine koyarak yatakta kıvrandı. Tam
gözlerini kapamışken telefonundan gelen bildirim sesiyle irkildi. Ayağa kalkıp
telefonunu eline aldı ancak herhangi bir bildirime rastlayamadı. Tam yatağına
geri dönerken bildirimin Ebru’nun telefonuna geldiğini anladı. Bakmakla
bakmamak arasında gidip geldi ancak merakına yenik düşerek eline aldı telefonu:
“Gül’e hafta sonu uçuşum olduğunu söyledim. Rahatça görüşebiliriz sevgilim. –
Attila”
Sevdiklerinizin ihanetine uğradığınız anları düşünün,
kalbinize gaip bıçakların saplandığı o karanlık anlar. Tıpkı karanlığın kendisi
gibi bu anlar da engeller insanın bildiği gibi olmasını. Çünkü ihanet değil
sevmek acıtır insanı en çok.
12 Nisan 2014 Cumartesi
Avaz: "Rü'ya Göçebesi"
Bir çift göz açıldı geceye. Deniz, koyu karanlık ve rüzgar..
Gül’ün bu sahilde gördüğü yedinci rüyaydı, şimdilik. Serin
taşlı kumlara basan çıplak ayakları üşürken, rüzgâra çarpan avuç içleri
terliyordu. Bir çıkış kapısı yoktu henüz, devam etmeliydi bu bilinmez karanlığa
bir kez daha dalmaya. Ulumalar ve gaip ıslıklarla birlikte dalgalar ayağına
ulaşana dek yürüdü. Beklerken üşüdüğünü hatırladı: Üzerinde yalnızca beyaz
geceliği vardı. İki elini vücudunda kavuşturarak biraz da olsa ısınmaya
çalıştı. Sol göğsündeki ağrıdan kurtulmaya çalışırken sandalın sesini duydu.
Görünen hiçbir şey yoktu bu zifiri karanlıkta, yalnızca duyduklarının
varlığından haberdar oluyordu insan.
Sandal kıyıya yaklaşınca fenerini yaktı Zelâl, hiçbir şey
yapmadan Gül’ün sandala gelmesini bekledi. Suratında ne bir sinir, ne de ufacık
bir tebessüm vardı. Tekinsiz bir insandı evet ancak kendisine zarar
vermeyeceğini bildiğinden korkmuyordu Gül ondan. Hatta en az kendi kadar
üzülüyordu ona, zira onun da bir mecburiyet esiri olduğunu düşünüyordu hep. Gül
sandala adım atar atmaz kürek çekmeye koyuldu Zelâl. Geçmişteki altı rüyası
boyunca aralarından tek bir kelam bile geçmemişti ancak bu defa onun üşüdüğünü
tahmin ederek sandalın kıçına fırlattığı ceketini ona uzattı. Gül istemeye
istemeye kabul etti ceketi ve hemen üzerine attı. Bu yolcuğun belli belirsiz
yirmi dakika kadar sürdüğünü biliyordu Gül ve bu yirmi dakikayı yalnızca
düşünmekle geçiriyordu. Bu karanlığın bir güneşle yırtıldığını, tenine vuran sert
ayazın yerini yaz sıcağına bırakmasını hayâl etti. Karşısındaki Attila
olabilirdi mesela ve öyle olsa ayaklarını hiç düşünmeden suya değdirirdi belki.
Fenerin suya yansımasına baktı uzun uzun, denizin dibinde hareket eden
balıkların olduğunu düşündü. Şu an bedeninin sıcak bir yatak üzerinde, güvende
olduğunu biliyordu ve kafasının içinde yaşanan bu karmaşa için en çok kendine
kızıyordu. Çünkü onu bu karmaşıklığa iten kendinden başka kimse olamazdı.
Akşamüzeri eve giderken kalabalıktan sıkılmış ve kendini
otobüsten atıp sahil boyu uzunca yürümüştü. Kulağına taktığı kulaklık ve iPod’unda
çalan şarkılarla birlikte hiç olmazsa yarım saatliğine dünyevi yorgunluğu
atmıştı üzerinden. Henüz eve gitmek istemediğini anladığında ise kardeşi Ebru’ya
mesaj atıp onu da çağırmıştı yanına. Birlikte uzun uzun vitrinlere baktıktan
sonra Sarıyer sahilinde birer çay içip eve geçmişlerdi. Akşamları yemek
yemediği için vakit kaybetmeden duşa girdi ve annesinin her hafta izlediği
dizilerden birini yarım yamalak izledikten sonra odasına geçti. Ofisteki
arkadaş grubuyla mesajlaştıktan sonra uykusuna direnemeden yatağına girdi.
Yolculukları bitmek üzereyken hava hafiften ağarmaya başladı
ve rüyada onu en çok tedirgin eden kısmın biraz sonra başlayacağını anladı.
Devasa ardışık kayalıkların arasından yavaş ve dikkatlice geçtikten sonra deniz
kıpkırmızı kesildi nihayet. Her defasında bir kan birikintisi üzerinde
yüzdüklerini düşünen Gül üzerindeki ceketi bir kenara bırakıp ayağa kalktı.
Rüzgâr şimdi daha sıcak öpüyordu tenini ancak bir türlü rahatlayamıyordu. Uzaktan
ufak bir nokta olarak görünen cam fanusa dikti gözünü. Elini istem dışı sol
göğsünün üzerine götürdü. Hayatındaki en ağır acıya sıkışıp kalmıştı. Nefesleri
azalmaya, gözleri yaşarmaya başladı fakat ağlayamıyordu. Ne kadar istese de
ağlayamıyordu. Belki de bunun sebebi gözünden akan ilk damlayla birlikte
rahatlayacak olmasıydı. Gözlerini hiç ayırmadan fanusa bakmayı sürdürdü. Zelâl
ise içten içe üzülür gibi baktı yüzüne. Üzülmüyordu! Bu rüyalar olmasa onu
başka nasıl görebilirdi? Tıpkı kendisi gibi onun da bu rüyalara hapsolmasını
istiyordu.
“Buraya kadar” dedi Zelâl buz gibi sesiyle. Gül ona bakmadan
ayağını kırmızı suya attı: Suyun boyu dizlerine yetişiyordu ancak. Çamura
gömülen ayakları yorulmuştu hemen, yürümekte zorlanıyordu. Kafasını kaldırıp
üzerinden geçen kuzgunlara baktı. Oradaydı..
Fanusun içinde çırılçıplak çırpınan annesini görür görmez
çığlık atmaya başladı ve etraftaki sessizliği var gücüyle deldi. Annesi de
çığlık atıyor olmalıydı ancak sesini yalnızca kendisi duyabilirdi. İnsan bir
tek kendisiyle yüzleşemez hayatı boyunca / Herkese nefes bulur, kendine asla.. Fanusun
olduğu uçurumda üzeri kanlarla babasını gördü bu kez. Elinde hâlâ sıcacık kan bulunan
bıçağıyla birlikte fanusa doğru yürüdü.
Bir kez daha var gücüyle çığlık attıktan sonra ne olduğunu
anlamadan suyun içine yığıldı Gül: Ağzını kapatan bir çift el dışarı çıkmasını
engelliyordu. Ellerini dışarı salarak düşmanının kim olduğunu bilmeden karşı
koymaya çalıştı ancak başarısız oldu ve çırpınmaya devam etti. Nefesinin
kesilmek üzere olduğunu anladı, çaresiz ağzını açıp kendisini boğmaya çalışan
eli ısırdı ve kanlı su ağzına doldu. Keskin, acı bir tadı vardı ve genzi alev
alev yanıyordu. Nihayet kurtulmasının imkânsızlığını anlayınca ise daha fazla
çırpınmasının anlamsızlığını da görerek boğulmaya teslim oldu.
Bir çift göz açıldı güne. Ferah ve aydınlık..
Gül nefes nefese doğruldu yatağında. Yedinci kez gördüğü bu rüyayı
sanki ilk kez görüyormuş gibi hissetti geçmişi hatırlamayarak. Sol göğsü tuhaf
bir şekilde rüyada hissettiğinden daha çok ağrıyordu şimdi ve elini oraya
götürerek yavaşça ovmaya başladı. Komodinin üzerinden aldığı telefonun ekranını
aydınlatarak saatine baktı: Yaklaşık bir saat daha vakti olduğunu görünce ise
kafasını tekrar yastığına yasladı. Gözlerini kapatıp acısını dindireceğini
umarak sol göğsüne doğru yaslandı. Son bir sancıyla açılan gözleri komodinin
üzerinde duran kağıda takıldı. Birkaç dakika kağıda baktıktan sonra tekrar
doğruldu ve kağıdı eline aldı: “Seni buldum – Zelâl”.
6 Nisan 2013 Cumartesi
Siyah: "Ölüm"
Yaz sıcağı hüznünü iki insanın kalbine gömmüştü. Geri kalan
herkes mutluydu sanki hayatta. Ayrılık en büyük acıydı belki ve dönüşü yoktu
gerçekten ölümün. Arabada iki kişi vardı ama bölüşülen acı farklı bir bedene
aitti. Sessizlik bu acının yegane temsilcisiydi şimdi, kimse cesaret edemiyordu
tek bir kelime konuşmaya.
Geçmişi sandığı adam yanında oturmuş hiç beklemediği bir
geleceğe götürüyordu Asiye’yi.. İçi acıyordu belli belirsiz ama ağlayamıyordu
nedense. Bir tabuta sığmıştı şimdi bütün geçmişi ve bütün hatıraları başına
toplandığı için belki tarifsizdi acısı. Dışarısı ne güzeldi oysa.. İnsanların
mutluluğa teslim olduğu, telaşeden uzaklaştığı bir hayat akıyordu dışarıda.
Arabanın içi bir girdaptı şimdi. Her şeye sebep olan adam, her şeyden daha çok
sevdiği adam neden bir şey ifade etmiyordu şimdi ona? Düpedüz gözlerine bakmaya
bile korkuyordu artık. Bütün suçu ona yıkıyor değildi tabii ama onu bu suçun
kalbi olarak görüyordu. Radyodaki şarkıyı dinledi, diğer her şeyi unutarak..
“Değdi
saçlarıma bahar gülleri, nazende sevgilim yadıma düştün..”
-
Araba hiç beklemediği anda durdu. O direkt karşısına baksa
da Kemal gözlerini ona dikmişti, kafasını ona doğru çevirene kadar da öyle
kalacaktı belli ki. “Neden durduk?” dedi sessizliği bozarak. İlk adımı atmıştı
nihayet. Omzundaki yük yetmezmiş gibi yeni bir sorumluluk daha almıştı şimdi
hiç düşünmeden. “Biraz dinlenelim.” dedi Kemal, tam da gözlerinin içine
bakarak. Bir şey bekliyordu.. Çözemediği bir şey istiyordu bakışları. Tıpkı
yıllar sonra karşısına çıktığında ona söylediği sözler gibi. Kendi canını yakan
ama onu mutlu eden.. “Keşke ben de kullanabilseydim” diyebildi sadece. Kemal’in
gözleri güldü birden. Gülmemeliydi. Sebep oldukları acıyı unutmak bu kadar
kolay olmamalı. “Sen yanımda ol yeter” dedi yine gözlerine bakarak. Kafasını
çevirdi. Buna hakkı yoktu. Aziz yanlarında olmalıydı. Burada bir yerlerdeydi.
Her şeyin farkındaydı artık. Gülümsemesi silinmişti muhtemelen. Gözünden bir
damla yaş düştü ilk kez. Aziz’i düşünmek içinde bir şeyler kanatıyordu. Kemal
tedirgin olmalıydı şimdi ama ona bakamazdı. Bir şeyler söylemesi gerekirdi
belki fakat buna da geç kalmış olması mümkündü. Camdan dışarı çevirdi kafasını.
“Bizim buna hakkımız yoktu, artık hiç yok.”
Kemal de kafasını çevirmişti şimdi. Önlerinde uzun bir
yolculuk, sırtlarında büyük bir keder vardı. En büyük hayalleri gerçek olmuştu
belki ancak hüzün mutluluklardan daha güçlüydü hep. Asiye ağlamaya devam
ettikçe içindeki yangını daha çok hissetti. Kemal ona bakamayarak daha da büyük
bir çaresizliğe gitti. Susarak başladılar beklemeye.. Radyo açıktı hala…
“..gözlerim yoldadır, kulağım seste.. ben seni unutmam en
son nefeste.”
29 Ekim 2012 Pazartesi
Karanlıktaki Kadınlar ve Aşkları: "Aşk Zayıflıktır"
13 Kasım 1982 / Leman
Beni, üzerindeki fırtınanın cesareti ile coşan bu deli dalgalara getirmişti yalnızlığım. Sonucu kestirdiğim ancak ne yapacağımı bilemediğim durumlardaki çaresizliğim geldi sonra. Birkaç saatim vardı şimdi tahminen. Düşünmeli, konuşabileceğim cümleler oluşturmalıydım aklımda ve saklamalıydım onları ayrılık saatine. Zorunlu bir ayrılık olacaktı bu. Kendi ektiğimi biçecektim karanlık çöktüğünde. Şu an, annemin ne kadar haklı olduğunu düşünmek için en uygun zamandı galiba. Bir de ağlayamamak vardı tabi. Uzun zaman önce beni terk eden bu duyguya her şeyden daha çok ihtiyacım vardı şimdi. Sağlam bir ağlama, çoğu zaman her şeyi yoluna koyabilme özelliğine sahipti. Ağlayamamamın sebebi son ağlayışımdı. Bir insanın hayatına serpiştirdiği ağlamayı bir ana sığdırmıştım ben. Tuhaf olan şey ise o anı düşündüğümde canımın eskisi kadar yanmaması. Ya arsızlaşıyordum giderek, ya da zaman her yaranın ilacıydı gerçekten. Rüzgar her zamankinden sert çarpıyordu suratıma ve ne yapacağımı tam olarak bilmediğim bu anda her şeyden daha iyi geliyordu bana. Güneşsiz günleri sevmediğimi sanırdım önceleri fakat bu gri yalnızlık beni benden bile iyi tanıyordu. Aslında bir çok kişi beni benden daha iyi tanıyordu. Bu herkeste aynı mı bilmem ama insan sadece ne olmak istediğini biliyor ve o olmayı kafasına o kadar keskin koyuyor ki, bir süre sonra kendini gerçekten o sanıyor.
Beni, üzerindeki fırtınanın cesareti ile coşan bu deli dalgalara getirmişti yalnızlığım. Sonucu kestirdiğim ancak ne yapacağımı bilemediğim durumlardaki çaresizliğim geldi sonra. Birkaç saatim vardı şimdi tahminen. Düşünmeli, konuşabileceğim cümleler oluşturmalıydım aklımda ve saklamalıydım onları ayrılık saatine. Zorunlu bir ayrılık olacaktı bu. Kendi ektiğimi biçecektim karanlık çöktüğünde. Şu an, annemin ne kadar haklı olduğunu düşünmek için en uygun zamandı galiba. Bir de ağlayamamak vardı tabi. Uzun zaman önce beni terk eden bu duyguya her şeyden daha çok ihtiyacım vardı şimdi. Sağlam bir ağlama, çoğu zaman her şeyi yoluna koyabilme özelliğine sahipti. Ağlayamamamın sebebi son ağlayışımdı. Bir insanın hayatına serpiştirdiği ağlamayı bir ana sığdırmıştım ben. Tuhaf olan şey ise o anı düşündüğümde canımın eskisi kadar yanmaması. Ya arsızlaşıyordum giderek, ya da zaman her yaranın ilacıydı gerçekten. Rüzgar her zamankinden sert çarpıyordu suratıma ve ne yapacağımı tam olarak bilmediğim bu anda her şeyden daha iyi geliyordu bana. Güneşsiz günleri sevmediğimi sanırdım önceleri fakat bu gri yalnızlık beni benden bile iyi tanıyordu. Aslında bir çok kişi beni benden daha iyi tanıyordu. Bu herkeste aynı mı bilmem ama insan sadece ne olmak istediğini biliyor ve o olmayı kafasına o kadar keskin koyuyor ki, bir süre sonra kendini gerçekten o sanıyor.
Hiçbir zaman başka hayatları
düşleyen bir insan olmadım. Başka hikayelerin kahramanı olmak
bana hiç cazip gelmedi. Tek isteğim; hikayemdeki bazı kahramanlara
ufak özellikler ekleyebilmekti. Misal; “sana aşığım” diyen
bir erkeğin bir süre sonra “ayrılmak istiyorum” dememesi
gerekiyordu şahsi ütopyamda. Böyle bir hakkı kendilerinde
bulmaması gerekiyordu insanların. “Aşk zayıflıktır” derdi
annem hep ve ben “Aşk güç verir” derdim her defasında. Şimdi
anlayabiliyorum gerçekten kimin haklı olduğunu. Asıl güç veren
aşk değil, aşkı kaybetme korkusu. Ama bir yandan da biliyordum ki
annemin bu sözü, hayatının en büyük serzenişiydi. Delicesine
aşkı tatmış bir kadının kızı olduğum için şanslıydım ki,
kendimi anlatabilme olanağım vardı. Türkan’ı anlayabilmesinin
en önemli sebebi de buydu. Babam ise farklıydı. Aşkı
barındırmayan, boş hayatlardan birini yaşıyordu. Hayatta en çok
acıdığım topluluğun en önemli temsilcisiydi benim babam. Asla
aşık olamazdı onlar. Belki de annem sadece bunun için seçmişti
babamı. Hatta şimdi düşününce başka bir nedeninin olamayacağı
çok daha iyi anlaşılıyordu.Tarık kime benzemişti acaba? Annenin
kaderi kızlara derlerdi ve bizim hikayemizde son derece doğruydu
bu. Ama Tarık babama benzemiyordu, bundan eminim. Böyle düşünmemin
sebebi sadece ona benzemesini istememem de değil üstelik. Ona
benzemiyordu fakat anneme de benzemiyordu. Hiç kız arkadaşı
olmamasını tuhaf bulup hemcinslerinden hoşlandığını sanmıştım
ancak öyle olmadığını anladım. Yalnızlık onun en büyük
aşkıydı. Belki şanslıydı da aslında.. Ben duruldukça, daha da coşuyordu
dalgalar. Bana mı kızıyorlardı yoksa? Suskunluğumda bir kusur mu
buluyorlardı? Belki de bağırıp, haykırmamı istiyorlardı.
Hayatımın kendilerine bulaşmasını istiyorlardı belki. Buraya
yanaşan her bedenin yaptığı şeyleri yani. Ama söylediğim gibi
ben farklıydım, ya da benim gibi olanlar ile aynı. Haykırmak
yoktu benim hayatımda. En ufak serzenişlere bile yer yoktu. Susmayı
iyi bilirdim ben. Susardım ve gerek duyduğumda konuşurdum sadece.
Kendimle konuşmayı severdim ama, hatta bu konuda tam bir
gevezeydim.
Havanın kararmasını ve Selahattin’in
gelmesini aynı anda fark ettim. Yavaşça oturdu yanıma. Bilinçli
bir şekilde bakmıyordu yüzüme. Ağzından hiçbir kelime
çıkmamıştı ve dümdüz karanlık dalgalara bakıyordu. Cebinden
bir sigara tablası çıkardı ve bir sigara yaktı. Hayatının en
acı günündeymiş gibi içiyordu sigarayı. Oysa yanımda sigara
içmezdi. İçmemesini istediğimde olumlu karşılamıştı bunu.
Ama şimdi durum farklıydı. Kalbindeki yerim yok olmuştu. Ya da
acaba hiç varolmuş muydu? Bunu sorsam bana kızar mıydı?
Benden ayrılacağını geçen gece
kestirmiştim. Son görüşmemizde.. Yüzündeki çaresizlik her şeyi
belli etmişti. Ama her zaman en iyi yaptığım şeyi yaptım.
Beklemek her zamankinden zor olsa da, sustum ve bekledim.
“Konuşmuyorsun.” dedi bana
bakmayarak. “Beni hala tanımıyorsun” dedim içimden ve sustum.
Bana “Artık bu şekilde yürümüyor” demesini bekledim. Sustum
ve “Karım şüphelenmeye başladı” demesini seyrettim. “Seni
seviyorum ama artık devam edemem” , “Ne kadar zor olduğunu sen
de biliyorsun” ve “Ayrılmak istiyorum” demesini izledim
sabırla. Konuşma sıramın yaklaştığını hissediyordum ama ne
söyleyeceğimi bilmiyordum. “Bu şekilde susamazsın” dedi
başını ilk kez bana çevirerek. İşte bu tuhaftı. Çünkü ben
ona “Beni terk edemezsin” diyemiyordum. Ya da “En başında
bunları düşünmedin mi?” deme hakkımda yoktu. Ama o benim
susmamamı istiyordu. “Söylenebilecek her şeyi söyledin
ve benim söyleyeceğim hiçbir şey bu durumu değiştirmez” dedim
sadece. Karşıya bakıyordum, karanlık dalgalara. Kafasını
salladığını görebiliyordum ancak. “Her şey için teşekkürler”
dedi ve ayağa kalktı. “İstersen seni evine bırakabilirim”
dedi son bir iyilik yapma arzusuyla. Kafamı salladım. Yüzüme
dikkatlice baktı. Ağlayıp ağlamadığımı kontrol ediyordu.
“Ağlamıyorum. Bu tuhaf mı sence?” dedim ilk kez gözlerine
bakarak. Arkasını döndü ve gitti. Bu onun en iyi bildiği şey
olmalıydı. Oysa ben onun gelişlerinde de ne kadar usta olduğunu
bilirdim. Sevdiğim adam uzaklaşıyordu her saniyede benden. Keşke
Türkan yerine ben ölseydim. En azından o mutlu sonuna
kavuşabilirdi böylece.
Dalgalar giderek şiddetlendi. Bana
neden bu kadar kızgınlardı? “Sen bir aptalsın” diyordu
içlerinden biri. Tebessümümü sunuyordum ona saygıyla. “Demek
sen de tanıyorsun beni” diye geçirdim içimden.
Selahattin ile aramızdaki aşkın
bittiğini sanarken, canımı yakan bu şey neydi peki? Bunu anlamak
ve koyabilmek için adını epey zamanım olacaktı anlaşılan.
Ayağa kalkmak zordu, tıpkı yaşamak gibi. Ayağa kalktım ve
hayatıma doğru yürümeye başladım. Adımlarım ürkek olsa da
ilk başta, zamanla sağlamlaşacaklardı biliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







