oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2016 Çarşamba

Mustang'i Sevmek ve Ölesiye Nefret Etmek


Beş kız kardeşin trajik, yer yer ağdalı kadınlığa sürükleniş hikâyesini anlatan Mustang hepimizin çok iyi bildiği gibi geçtiğimiz senenin en dikkat çeken filmlerinden birine dönüştü. Öyle ki Marion Cotillard, Emilia Clarke başta olmak üzere pek çok acayip ünlü şahıs filme övgüler yağdırdı (hatta James Franco Mustang sevgisini biraz daha abartarak yılın en iyi filmi olduğunu bile söyledi). Film yalnızca bu övgülerle yetinmeyip ödül sezonunda deyim yerindeyse kategorisinde ne var ne yoksa topladı, toplayamadığına da adaylığını koydu. Bunlardan en önemlileri de şüphesiz Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Golden Globe ve Oscar adaylıkları oldu (Fransa’dan tabii, bizimle ilgisi yok). Golden Globe’u kazanamamış olsa da Oscar için hâlâ şansının olduğunu söylemek mümkün. Son olarak Cesar’dan dokuz adaylık aldığını eklemeyi de unutmayalım. 


Mustang, bu denli başarıya imza atarken oldukça büyük bir kesim tarafından da senenin en fazla şişirilen filmi olarak görülüyor. Öyle mi derseniz, bunun cevabı filme nereden baktığınıza göre değişir. Öncelikle Mustang kesinlikle geçtiğimiz senenin en iyi filmi değil (bunda hemfikir olalım), ciddi bir top liste oluşturacak olursak en iyilerinden biri bile olacağını düşünmüyorum ama karşı taraftan bakmayı denediğimde de abartıldığı kadar kötü bir film olmadığını çok rahat söyleyebilirim. Filmle ilgili yadsınamaz bir diğer başarıysa PR çalışması. Yapım şirketi Cohen Media filme hem yazım, hem prodüksiyon aşamasında ciddi bir şekilde yatırım yapmışken tanıtım aşamasındaki hamleleriyle de bunu destekledi. Film Oscar’a Türkiye adına gönderilseydi yankıları bu kadar şiddetli olmayacaktı yani.



Filmdeki hikâyenin çıkış noktası yönetmenin değinmek istediği mesele hâlâ bir şekilde içinde olduğumuz, kurtulamadığımız toplumsal yara olan çocuk yaşta evlilik ve yüksek dozda mahalle baskısı. Fakat böyle bir konuyu işleyebilmek için önce o konuyu çok iyi gözlemleyip hatta yaşayıp tanımak gerekir. Filmin yurt dışında çok fazla sevilirken ülkemizde bu kadar çok eleştirilme sebebi de bu bana kalırsa. Yönetmen Deniz Gamze Ergüven Fransa’da yaşayan ve kültürel olarak Türkiye’den uzaklaşmış bir insan, yanına bir de Fransız senarist Alice Winocour eklenince senaryo epey dışarıda kalmış bir gözün penceresinden anlatılmış oluyor. Filmde yer alan bazı sahneler yönetmenin yaşadığı ve şahit olduğu olaylardan esinlenme olsa da genel hikâyeye katkısı pek yeterli olmamış. Biz hayatımızın gerçeğine dönüşen bir hikâyeye yabancı kalmış olurken meseleyle ilk kez karşılaşan insanlar haddinden fazla sevip ilginçliğini sarmaladı. Buna rağmen Mustang’in hissiz bir film olduğunu söylemek zor. Bahsettiğim hikâyeye sahip olması bile bunu mümkün kılmıyor zaten. 


Sözün kısası 26 Şubat’ta Başka Sinema ile yeniden vizyona giriyor film, adaylıkları ve topladığı ödüllerden sonra (bir de Türkiye’deki ilk vizyon deneyiminde göremediği ilgi eklenince) başarılı bir PR hamlesi daha bu. Henüz izlemeyenler, filmden yalnızca kulaktan dolma bilgilerle haberdar olanlar için de güzel bir fırsat üstelik. Katı eleştirilerdeki gibi filmi izledikten sonra “Ben bu filmi hiç beğenmedim” havasına gireceğinizi pek zannetmiyorum zira akıcı senaryo dinamiğiyle izlemesi keyifli bir film Mustang aslında. Sevmek ve nefret etmek arasındaki incecik çizgide durmak pek fazla sevdiğimiz bir durum olmadığı için olumlu ve olumsuz eleştirilerin şiddeti birbirine bu kadar zıt. Filmin bu kadar sükse yapmasının önemli sebeplerinden biri de olabilir bu aynı zamanda. Yine de sonuç ne olursa olsun, deli gibi sevip, ölümüne nefret edecek bile olsanız Mustang geçtiğimiz sezonun izlenmesi gereken filmlerinden biri. Filmle ilgili eksik bir şeylerin olduğunu hissetseniz bile salondan mutlu ayrılabileceğiniz düşüncesindeyim.



Doğu Güvercin

doguvercin@gmail.com

Şubat 2016



8 Ekim 2015 Perşembe

Bant Mag. No.43’den // Hayatın karşılaşmaya çekindiğimiz köşesinden: Mustang

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan, ardından Saraybosna Film Festivali’nden en iyi film ve kadın oyuncu ödüllerini toplayan ve şimdi de Fransa’nın Oscar adayı olan Mustang’in, Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan ilk Türkçe film olması epey olası.


Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metrajlı filmi Mustang, şu sıralar sinema dünyasının, en azından bizim şahit olduğumuz kısmının en çok konuşulan olayı. Hayatın karşılaşmaya çekindiğimiz bir köşesinde duran beş kız kardeşin bol çetrefilli ancak her şeye rağmen asi hayat hikâyelerine odaklanan film bu ilgiyi çokça hak ediyor üstelik. Katıldığı hemen her festivalden ödülle dönen ve son olarak Fransa’nın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı olan Mustang, 23 Ekim’de Türkiye’de vizyona giriyor.


Mustang, en küçük kız kardeş Lale’nin anlatımıyla başlayıp, biraz olsun diğer kardeşlerden sıyrılarak onun kurtuluş hikâyesine dönüşüyor. Diğer kardeşler kendilerine dayatılanlar karşısında daha çaresizken, Lale’nin film boyu başkaldıran tavrını koruması, asi ruhu tek başına üstlenmesi kardeşlerin içinde en küçüğü olup, olay örgüsünde sıranın en son ona gelecek olmasıyla mı ilgili?
Mustang beş kız kardeşi aynı anda sahneleyen bir film. Bu beş kızı hep tek bir karakter, beş kafalı, on bacaklı, on kollu bir Hidra gibi düşündüm ve filmi bu fikirle çektik. Hikâyeden her bir kız çıktığında karakterimizin bir parçası kopuyor gibi. Ve Lale, ablalarının yaşadıklarına tanık olduğu için, onların kendilerini çaresiz buldukları durumları tekrarlamamak için elinden geleni yapıyor.
Bugüne dek toplumsal baskı ve onun getirdiklerini işleyen birçok film izledik fakat Mustang incelikli analiziyle çok daha aykırı bir yerde duruyor. Tıpkı içindeki karakterler gibi. Ve filmi izledikten sonra uzun bir süre senaryonun yarattığı atmosferden kurtulmak mümkün olmuyor. En az aykırılığı kadar sahici çünkü. Hikâyeyi bu kadar içselleştirmeyi nasıl başardınız?
Tıpkı Lale gibi, büyük bir kadın ve kız topluluğundan oluşan bir ailenin en küçüğüyüm. Kızların oğlanların omuzlarına çıkarak yol açtıkları küçük skandal, boy sırasına göre dayak yemeleri, gördüğüm veya yaşadığım durumlar. Küçük skandalı örnek alırsak, kendimi aynı durumda bulduğumda “Şuran bir erkeğin şurasına dokundu da, bilmem ne oldu” dendiğinde utandım ve gıkımı çıkarmadım. Filmde kızlardan biri ise evin sandalyelerini kırıp, “Bu sandalyeler de kıçımıza değdi, iğrenç değil mi?” diye isyan ediyor ve ona yapılan suçlamanın saçma mantığıyla karşılık veriyor. Kahramanlık, benim için bu! Filmin her sahnesinin temel taşları sahici olsa da, Mustang olağandışı karakterler, diyaloglar ve durumlar sahneleyen bir kurgudur. Film mitolojik ve masalsı motiflerle yoğrulduğu gibi, dramaturjisinden dekoruna kadar tüm estetik seçenekler natüralizmden uzak.
Röportajın tamamını Bant Mag. Ekim sayısından okuyabilirsiniz.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Oscar Kadınları



Her sene olduğu gibi bu sene de Oscar gecesi adına en çok merak edilen kategorilerin başında “Kadın Oyuncu” kategorisi yer aldı. Adayların açıklanmasının ardından en çok konuşulan isim Jennifer Lawrence oldu ancak bunun sebebi oyuncunun “teenage” ikonluğu şüphesiz. Bana kalırsa Jennifer Lawrence geçen senelerde bu ödüle uzanan kadınlar kadar başarılı bir performansa sahip değildi aksine yer yer abartılı mimikler ve gereksiz sıyrılmalar ile inandırıcılıktan uzak, vasatın üzerinde bir performans sundu “Tiffany” karakteriyle. Jennifer Lawrence kişisel olarak benim de çok sevdiğim bir oyuncu belki ama bu sene fazlaca abartıldığını düşünüyorum. Naomi Watts, kuşağının en iyi kadın oyuncularından biri ve bir gün mutlaka heykelciğe ulaşacağı konusunda herkes hemfikir. Bu sene pek şansının olmadığı bilinen bir şeydi ancak zorlu performansı yabana atılacak türden değil. (Lo imposible filmini izleyenler bu filmdeki performansının JL performansından kat be kat iyi olduğunu göreceklerdir). Quvenzhane  Wallis şimdilik yalnızca bu kategoriye aday gösterilen en genç insan olarak anılmakla yetinecek. İlerleyen dönemlerde neler yapacağı muamma olsa da iyi bir başlangıç yaptığı çok açık. Onu da her an bir çocuk filminin yıldızı olarak görebiliriz. Emmanuelle Riva kategoride şimdiye dek aday gösterilen en yaşlı insan. Amour şüphesiz yılın en iyi filmlerinden biri ve oyuncunun performansı da filme yakışacak mükemmellikteydi. Bir ara “acaba olabilir mi?” diye düşünsem de Akademi, her zamanki yüzeyselliğinden taviz vermedi. Jessica Chastain bu kategoride öne çıkan bir diğer isim olmakla birlikte şahsi favorimdi. Doğrusu Kathryn Bigelow bana hitap eden bir yönetmen değil ve filmlerini sabırsızlıkla beklemiyorum fakat Jessica Chastain’in performansı filme dair iştahımı arttırdı. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Jessica Chastain’i ilerleyen dönemlerde bu kategoride çokça göreceğiz ve dün gece alamadığı ödülü alışını bir gün alkışlayacağız. 

Emmanuelle Riva ve Jessica Chastain dün geceki ödülü en çok hak eden iki isim bana göre. Bu yazının temeli de bundan ibaret aslında. Jennifer Lawrence çok iyi bir oyuncu belki ama biraz daha olgunlaşmasını beklemek gerekirdi. Geçmiş yıllarda ödül alan Kate Winslet, Marion Cotillard, Natalie Portman performanslarını düşünüyorum da bir kez daha varıyorum bu kanıya elimde olmadan.

14 Şubat 2013 Perşembe

"Silver Linings Playbook" Hakkında


Silver Linings Playbook, uzunca beklediğim ve beklettiğim bir film. Gerek oyuncu kadrosu, gerekse kendinden önce gelen tatminkar yorumları ile merak uyandıran filmin etkisi beni uzun bir süre sonra bir film hakkında yazmaya itti. Silver Linings Playbook temelde iki insan üzerine odaklanıyor; bir erkek ve bir kadın. Bu erkek ve kadın sıradanlıktan epeyce uzak hatta bulundukları çerçeveden kolayca dışlanabilecek kadar marjinal karakterler. Pat, karısının onu aldatması ile çılgına dönen ve bu uğurda çılgınca işlere bulaşan bir tarih öğretmeni. Bu kilit olayla birlikte okuldan uzaklaştırılıp akıl hastanesine yatırılıyor. Yolunda giden terapilerle birlikte Pat’in hastaneden çıkmasıyla aslında esas hikaye başlamış oluyor. Sinirlerine hakim olamayan babası ve annesiyle birlikte yaşamak üzere evine dönen Pat’in amacı hala evli olduğu Nikki ile aralarındaki sorunu düzeltmek ve yeniden mutlu olmak. Hayatının merkezinde böyle bir ütopik düşünceyi barındırırken, yakın bir arkadaşının eşi onu esas kız Tiffany ile tanıştırır. Genç yaşına rağmen sayısız ilişki yaşamış ve evlenmiş olan Tiffany’nin eşi bir kaza sonucu hayatını kaybeder ve o da tıpkı Pat gibi sorunlu bir dönemden geçer. Eski eşine yaklaşması mahkeme kararıyla yasak olan Pat, başlarda Tiffany’den hoşlanmasa da Nikki’ye ulaşabilmenin yolunun ondan geçtiğini kavrayınca arasını Tiffany ile iyi tutmaya başlar. Hikayesi temel olarak bu zeminde ilerleyen filmin oyuncu kadrosunda Jennifer Lawrence, Bradley Cooper, Robert De Niro, Jacki Weaver gibi yıldızlaşmış isimler var. Senaryo baştan sona teklemeden sürüyor. Hatta filmin sonuna dek sanki filmin en heyecanlı anını yaşıyormuşuz havası hakim. Müzikler, kurgu, sinematografi başarılı ancak filmin esasa yükselen değeri senaryo ile birlikte oyunculuklar. 

Jennifer Lawrence, filmdeki performansı ile bütün bir yıl hemen hemen bütün ödül töreninden “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı. Golden Globe ve SAG gibi büyük ödüller tarafından onurlandırılan oyuncunun Oscar yarışında kategorideki her oyuncudan bir adım önde olduğu aşikar. Jennifer Lawrence “Winter's Bone”dan beri sevdiğim ve takip ettiğim bir oyuncu. Geçen sene onu genç nesillerce idolleştiren “Hunger Games” etkisi ile kariyerini alt üst etmediğini görmek sevindirici. Filmin birkaç noktasında oyunculuğu bana fazla abartılı ve yapmacık geldiyse de bir bütün olarak değerlendirildiğinde Jennifer Lawrence kendi kuşağının tartışmasız en iyi kadın oyuncusu. Bradley Cooper bugüne dek hep sinema yazarları tarafından “ikinci sınıf” filmler olarak nitelendirilen projelerle karşımıza çıktı ve oyunculuğuna dair iştah kabartan bir performansa rastladığımız olmadı. Bu göz önüne alındığında film boyunca çok çok iyi bir “Pat” portresi çizdiğini söylemek mümkün. Özellikle karakterin uç noktalara kaydığı sahnelerde çok iyi performanslar sunmuş. Jacki Weaver olayların dışında kalan silik bir karakteri canlandırsa da (en azından ana üçlüye göre) çok iyi bir oyunculuk sergilemiş. Filmin oyunculuk performansı açısından yıldız ismi Jennifer Lawrence belki ama Robert De Niro üzerinde taşıdığı ustalık ile bir kez daha hayran bırakıyor kendine. “Yılın en iyi filmi” yaftasının en çok kullanıldığı proje kesinlikle yılın en iyilerinden ve yıllar boyu hatırlanıp, keyifle izlenecek bir iş. Filmin 8 dalda Oscar adayı olduğunu ve “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Film”, “En İyi Uyarlama Senaryo”  kategorilerinde öne çıktığını hatırlatmakta fayda var. Hala izlememiş olanlar için Silver Linings Playbook mükemmel bir film olarak izlenmeyi bekliyor ve hak ediyor.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Marilyn'li Bir Gün !


Hafta sonu için en iyi alternatif olduğunu düşündüğüm filme standartın üstünde bir beklenti ile gittim. Biyografi temasındaki filmler hep dikkatimi çeker ki söz konusu yaşam Marilyn Monroe gibi bir efsaneye ait olunca film daha dikkat çekici bir hale geliyor. (Belli ki standartın üstündeki beklentinin temel sebebi de bu.)

Marilyn solosu ile başlayan film, aynı şekilde sona eriyor. Filmin temel zemini; Marilyn Monroe'nun "The Prince and The Showgirl" çekimleri için İngiltere'ye gitmesi. Ancak filmin asıl odak noktası Marilyn ve filmde asistanlık yapan Colin Clark'ın yaşadıkları ki zaten film Colin Clark'ın yazdığı otobiyografik nitelikli iki kitaptan uyarlandı. Film çoğu kez Marilyn Monroe'nin hassasiyetini vurguluyor. Ne kadar kırılgan yapıda bir insan olduğu anlatılıyor çoğu sahnede. Bunun dışında Colin ile yaşadığı kaçamaklar, samimi duygular ve patlama noktaları!

Her ne kadar bir klasik olmasa da yıllar sonra sıkça anımsanacak olan projede (özellikle ilk yarıda) yer yer senaryo teklemeleri mevcut.

Michelle Williams oyuncuyu canlandırmak yerine düpedüz Marilyn olmayı tercih etmiş. Film boyunca muhteşem performanslarına tanıklık ederken bir yandan da onun dışında kimsenin bu role bu kadar yakışmayacağını düşünüyorsunuz. Bu rolüyle Golden Globe kazanan Williams, eğer Meryl Streep aday olmasaydı şüphesiz Oscar'ın da favorisi olacaktı! (En kötü ihtimalle Glenn Close ile).

Michelle Williams'ın dışında filmde en çok beğendiğim performans Kenneth Branagh'a ait. Usta oyuncu göz doldurucu performansı ile bulunduğu her sahnede parlıyor.

Judi Dench çok fazla sahnesi olmamasına rağmen, bulunduğu sahnelerde kendini hayranlıkla izletiyor ve hemen hemen her replik sonrası izleyicinin suratında bir tebessüm bırakıyor.

Eddie Redmayne standart bir oyunculuk sergiliyor ancak canlandırdığı karakter için ideal bir isim olduğunu belli ediyor çoğu kez.

Emma Watson da film boyunca pek görünmeyen isimlerden. Ne yazık ki bulunduğu sahnelerde de vasatın üzerine çıkamıyor. Condrad Pope ve Alexandre Desplat imzalı müzikler ise oldukça başarılı.

Başta da belirttiğim gibi "My Week with Marilyn" çok çok iyi bir film değil belki ama kötü bir film de değil. Akine salondan mutlu, tatmin olmuş bir şekilde ayrılıyorsunuz. Hoş vakit geçirmek, başarılı performanslar görmek adına kaçırılmayacak, güzel bir proje.

13 Ocak 2012 Cuma

" The Girl with the Dragon Tattoo " ve David Fincher


Serinin hiç bir kitabını okumadım ve orjinal filmi izlemedim. Uyarlamayı yapan isim David Fincher olmasaydı, muhtemelen bu yeniden çevrimi de izlemeyecektim! Filme objektif yaklaşmak benim için zor belki ancak ortaya çıkan bu filmin muhteşemliği de yadsınamayacak bir gerçek.

 Filmin orjinal yapımdan ve kitaptan ayrılan somut noktaları var (en azından kitabı okuyan seyircilerin ortak paydası bu). Burada devreye giren konu David Fincher'ın uyarlama metodu. Filmi bana ve nice David Fincher hayranına izlettiren ve sevdiren kısım da bu sanırım.

Muhteşem bir jenerik ve ona son derece uyumlu bir jenerik müziği karşılıyor bizi. Ardından daha ilk sahnelerde olaylara hakim oluyoruz. Oysa ki standart süreli bir film de değil izlediğimiz. Yönetmenin diğer filmleri gibi oldukça uzun bir film. 

Daniel Craig'in canlandırdığı Mikael Blomkvist karakteri onu antipatik bulabileceğimiz bir olay ile çıkıyor karşımıza ancak filmin sonuna kadar en sevdiğim karakter o oluyor. Filmin ilk yarısında odak noktası karakterin yaşadığı olay (yanlışmış gibi gösterilen bir haber) ve bu olayın yaşanmasından sonraki zaman. Filmin üzerinde durduğu paralellik ise aslında hepimizin merak ettiği "Ejderha Dövmeli Kız" yani Lisbeth Salander karakteri (Rooney Mara canlandırıyor).

Oyunculuklar muhteşem. Daniel Craig hiçbir zaman ilgimi çeken bir oyuncu olmadı ancak film boyunca hayranlıkla izledim onu. Rooney Mara bana kalırsa yılın en iyi oyunculuk performansını sergilemiş. Daha doğrusu asıl dikkat çekici olan The Social Network'daki Erica sonrası kusursuz Lisbeth. Açıklanan Golden Globe adaylıklarında Drama - En İyi Kadın Oyuncu dalında aday.Muhtemel bir şekilde Oscar adaylığı da kazanacak ve aynı olasılıkda ödülü alamayacak. Her ne kadar bu belli başlı ödül törenlerinde görmezden gelineceğini düşünsem de başta da belirttiğim gibi Rooney Mara benim bu yıl izlediğim en iyi kadın oyuncu performansını sergilemiş.

David Fincher her zamanki gibi kusursuz bir film yapmış (en azından benim için öyle). Üstelik gişeyi arttırmak adına artı on sekiz yaftasına aldırmadan filmi kesip biçmemiş. Her zamanki kadar cesur. Belki de onu bu kadar çok sevmemin nedeni budur. İstese şu an üçüncü Oscar heykelciğini havaya kaldırabilecek potansiyele sahipken bunu pek de umursamıyor. 

Film şu anda imdb oylamasında 8.2 ortalama ile Top 250 listesinde 190 numara. Filme konu itibari ile dikkatimi çekmediğinden düşük beklentilerle gittim ancak David Fincher, David Fincher olmaktan vazgeçmiyor!

Son Cümle ; Yazının ortalarında belirttiğim gibi Mikael Blomkvist filmde en sevdiğim karakter ta ki son sahnede yerini Lisbeth Salander'a bırakana kadar. Filmi izlediğinizde anlayacaksınız !

25 Ekim 2011 Salı

Deathly Hallows ve Oscar Beklentileri



Öncelikle filmi izleyenler bir düşünün salondan filme hayran bir şekilde ayrılmadınız mı ? Hemen hemen herkesin cevabı evet olacaktır. Bundan daha büyük bir ödül olamaz hem izleyici hem de film için.
Hazır Oscar tahminleri başlamışken karşılıklı aldığımız soyut ödül dışında somut ödüller hakkında da değerlendirme yapmak doğru olacaktır.
Seri muhteşem bir şekilde noktalanmışken bir Oscar heykelciği beklentisi var elbette ki..
Çünkü ; Her zaman hatırlanacak bir seriden bahsediyoruz. Destansı bir hikayeden bahsediyoruz ve bu bileşenlere Oscar da yakışıyor.
-
Serinin görsel efekt kategorisinde bir ödül alamaması yıllardır benim için bir şaibe. Görsel efektlere bu kadar bütçe ayıran pek fazla yapım yok zira..
Bu sene efekt kategorisinde Avatar'ın olmaması bir şans olarak görülebilir ve ödül filme çok yakın durmakta.
Sanat yönetiminde ödül ne kadar yakın durur onu bilemem ama kesin bir adaylık bekliyorum.
Filmin sinematografisi yılın en iyilerinden yani kesin bir adaylık olacaktır ve ödülü hak ettiğini düşünüyorum.
Makyaj'da da kesin bir adaylık bekliyorum ve ödül de olabilir tabi.

-
Bunlar zaten elde olan adaylıklar ancak benim beklentilerim farklı kategorilerde.
Akademinin En İyi Film ödülünü elbette ki filme vermesini beklemiyorum ancak geçen sene Toy Story'i adaylar arasına alan zihniyet filme en azından adaylık vermeli.Yani on adaylığa kadar yol varsa Deathly Hallows'a mutlaka bu kategoride yer verilmeli.

Bunun dışında bir diğer büyük beklentim Orjinal Müzik kategorisinde. Alexandre Desplat'ın muhteşem müziklerine direkt olarak ödül bekliyorum hatta düpedüz. Filmin o şairane, destansı yapısını notaları ile destekleyen müzik adamı kesinlikle ödülü hak ediyor.
Son olarak Uyarlama Senaryo kategorisinde de bir adaylık söz konusu olabilir. Sonuç olarak senaryo uyarlaması herkesi tatmin etmiş durumda.

-
Herhangi bir ödül verilmese bile benim de içinde bulunduğum nesli sihre inandıran yapım muhteşem, destansı bir final ile hepimizi mutlu etti.


Edit : Seri bir Oscar alamadı evet. Oyuncuyu makyaj ile farklı bir yaratığa dönüştüren film yerine; oyuncuyu farklı bir insana benzeten makyaja gitti ödül. Görsel efekte en fazla bütçe ayıran seride hiç bir film bu kategoride ödül kazanamadı belki ama bir neslin kalbini, inancını kazandı ve bu her şeyden daha mühim!

6 Şubat 2011 Pazar

PORTRE : 'MARION COTILLARD'

Marion Cotillard... Kelimeler yetmez anlatmaya güzelliğini...

Onu ilk 'Jeux d'enfants'da izlemiştim... O sahici oyunculuğa tutulmamak elde değildi...
Sophie inanın şu an bile kalbimde tuhaf hareketlenmelerin başlamasına sebep oluyor...

Daha sonra Tim Burton imzalı 'Big Fish' filminde rol aldı...

Asıl çıkışını  'La môme ' filmindeki Edith Piaf rolüyle yakalayan Cotillard, filmdeki rolüyle 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında Cesar,Oscar,Golden Globe,BAFTA... Kısacası ne varsa aldı...

'Public Enemies ' filminde Johnny Depp ile birlikte başrolde yer aldı...

'Nine 'ın yıldız kadrosunda yerine aldı...

'Inception ' filminde Mal karakteri ile yine muhteşem bir oyunculuk sergiledi... Özellikle Leo ile pencereden pencereye yaptıkları ölüm öncesi konuşma beni benden aldı...

Şu sıralar Woody Allen'ın yeni filmi Midnight in Paris'de oynamakta... Bunun dışında yine muhteşem üçlümden biri olan Kate ile başka bir filmde rol alacak...

Muhteşem bir oyuncu ve olağanüstü bir güzellik...

Bir şey söylemeye gerke yok...

İzlenir Marion Cotillard sayın okuyucu...

PORTRE : 'JOHNNY DEPP '



Johnny Depp...Adamım... Bir çok filmde kendisiyle karşılaşsak da çarpışmamız 'Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl' filmi ile gerçekleşti...

Sıra dışı bir karakteri değişik bir şekilde ustalıkla canlandırmıştı...

'Charlie and the Chocolate Factory' filminde de oldukça gösterişli bir performans izlemiştik oyuncudan...

Tim Burton imzalı filmde filmin kaderi oyuncunun omuzlarındaydı ve o filmi muhteşem bir şekilde taşımıştı..
Ahhh Willy Wonka... Unutulur karakter değilsin :)

'Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest' çıktığı zaman hemen sinemaya koştum... Yine muhteşem bir film ve muhteşem bir Johnny Depp...

'Jack Sparrow' karakterinin efsane karakterler arasındaki yerini almasının sebebi Depp...

'Pirates of the Caribbean: At World's End' her ne kadar kötü bir film olsa da Johnny'yi izlemek güzel her türlü :)

Ama ben onun esasen 'Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street' filmindeki performansına tapıyorum... Son derece soğukkanlı,gaddar bir katil olan 'Benjamin Barker'ı bile sevdim onun sayesinde...!

Tim Burton filmlerinin vazgeçilmez isimlerinden Johnny Depp en son Burton'un 'Alice in Wonderland' filminde rol aldı..
Film her ne kadar çocuk çizgisi sınırını aşamasa da Depp burada da gönülleri fethediyor...

'Public Enemies','Edward Scissorhands','The Imaginarium of Doctor Parnassus','Finding Neverland' gibi muhteşem filmlerde de rol alan Depp, oynadığı filmlerin yanı sıra reddettiği filmlerle de meşhur...

Öğrneğin onu 'HULK' olarak görmek muhteşem olmaz mıydı ? Ya da onu 'Matrix'de Neo olarak görmek ?
Her ne kadar Jim Carrey 'Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events'da muhteşem bir Count Olaf portresi çizse de Johnny Depp'i o rolde görmek de müthiş bir seyir olmaz mıydı ?

Yaşayan en iyi oyunculardan biri olan Depp, benim de en sevdiğim erkek oyuncu ( bunu gururla bağırabilirim)...

Yer aldığı rollerle her seferinde daha çok yaklaştığı (3 kez aday oldu) Oscar'ı da artık alması en büyük temennilerimden biri ve alacağından da şüphem yok...

Hayatın sıradanlığına karşı o hep böylesi sıradışıyken izlenir Jhonny Depp sayın okuyucu.. :)