film eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Eylül 2016 Pazar
12 Aralık 2014 Cuma
The Cut: Aşk, Ölüm ve Şeytan
Öncelikle şunu söylemeliyim; birileri herhangi bir konuyla
ilgili hep bir ağızdan, aynı cümlelerle ve keskin olarak negatif düşünceler
iletiyorsa olası bir ön yargı ihtimaline karşın o kişilerden ve özellikle
cümlelerinden uzak durmakta fayda var!
Fatih Akın’ın Aşk, Ölüm ve Şeytan üçlemesinin son halkası
olan The Cut’ın işlediği konunun 1915 olayları olduğunu öğrenene kadar her şey
yolunda gidiyordu aslında: film hakkında haberler alıyor ve çekiminin sona erip
seyir vaktinin gelmesini merakla bekliyorduk. The Cut’a dair sansasyonel ilk
haber Cannes Film Festivali ile birlikte geldi. Fatih Akın sürpriz bir şekilde
filmi festivalden çekti ve bu hamleyle birlikte filmin yeterince güçlü
olmadığına dair endişeler hızla yayıldı. Cannes Film Festivali pek çok
eleştirmen için belirleyici, festivalden ödül alan filmler ise dokunulmaz
olarak kabul edildiğinden belki filmi henüz izlememiş insanların kafasında bile
olumsuz bir tik attı. Bu haber tam olarak hazmedilememişken yönetmen filmin
1915 Ermeni Soykırımı hakkında olduğunu açıkladı ve asıl bomba böylelikle
kendini göstermiş oldu. Bundan sonraki süreci çok da iyi hatırlıyoruz aslında,
henüz bu süreci sonuçlandırmış değiliz çünkü. Filmekimi’nde gösterilmesi
beklenen film sebepsiz bir erteleniş sonrası geçtiğimiz hafta vizyona girdi, böylelikle
de filmin dünya üzerinde vizyona girdiği son ülke oldu bağımsız ve özgür
Türkiye! Ancak söz konusu ülkemiz olunca son dakika sürprizlerini de göz ardı
etmek pek doğru olmaz: film içerdiği şiddet unsurları sebep gösterilerek on
sekiz yaşından küçük izleyicinin filmi izlemesi yasaklandı.
The Cut, 1915 öncesi mutlu olduğuna gönülden inandığımız
demirci Nazaret’in ölüm yolundan sıyrılma hikâyesi. Hayatını Osmanlı Mardin’inde
sürdüren Nazaret muharebe yenilgisi ve devletin küçülmesiyle birlikte mevcut
mutluluğunu kaybeder ve deyim yerindeyse hayatını adadığı bir azap yoluyla
karşı karşıya kalır. 1915, yani soykırım esnasında iyi niyetli bir Türk askerin
kendisini “öldürememesi” sonucu hayatta kalan Nazaret, boynuna aldığı bir “kesik”
ile sükuta mahkum edilir ve hapsedici bir sessizlikle hayatının geri kalanını
sağ kalan iki kızını bulmaya adar. Filmde demirci Nazaret’i canlandıran isim
özellikle son birkaç yıldır kariyerinde yükselişe geçen genç oyuncu Tahar
Rahim. Bana kalırsa Tahar Rahim bu rol için biçilmiş kaftan, canlandırdığı
karaktere de çok yakışmış ancak oyunculuğu ele alınınca pek nadir vasatın
üzerine çıkabilmiş. Film tamamen Nazaret’in yoluna hedeflendiği için diğer
oyunculukları değerlendirmenin pek bir anlamı olmuyor fakat özellikle yan
rollerde Bartu Küçükçağlayan ile Arevik Martirosyan’ın epey başarılı olduğunu
söyleyebilirim.
Filmin Fatih Akın’dan sıyrılan kısımlarını değerlendirecek
olursam görüntü yönetmenliği ya da teknik yanlarıyla üstün bir başarısı
bulunmuyor, buna karşın Alexander Hacke imzalı tema müziği ve
prodüksiyon oldukça başarılı. Fatih Akın’a dönecek olursam ise ağız birliği
eden eleştirmenlerin “çok kötü” mavalına inanmamanızı özellikle tavsiye ederim.
Film bildiğimiz Fatih Akın filmleri kadar iyi değil belki – olmak zorunda mı bu
tartışılabilir tabii – ama filmi izledikten sonra salondan darmadağın bir
şekilde ayrılıyorsunuz. Bu noktada da Fatih Akın’ın cesareti ve açtığı yola
hayran olmamak elde değil. Dünya basınından gelen ilk eleştirilerde yer alan “Fatih
Akın sinemasının inceliğinden yoksun bir film” cümlesi hakkında da özellikle
yazmak isterim. Biliyorsunuz ki Fatih Akın daha ilk uzun metrajıyla birlikte
özel, farklı bir yönetmen olduğunu hissettirmiş ve seyirci kitlesini her filmde
tatmin edip, daha da arttırmıştı. Birçok eleştirmenin dem vurduğu bu inceliğin
yoksunluğu filmde somut olarak hissediliyor evet ancak bu yoksunluk bir
dezavantaj değil, risk. Zira yüz yıl önce yaşanan ancak hâlâ konuşulamayan bir
meseleyi herhangi bir dolaylamaya başvurmadan dosdoğru seyirciye sunuyor Fatih
Akın ve giderek yükselen bir grafikte olan sinematografisini sırf bu meseleyi
konuşulabilir kılmak adına kendisi baltalıyor!
Bana göre filmin en büyük sorunu: kesilmesi gereken ama
kesilmemiş sahneler ve soykırıma paralel hikâyenin yeterince güçlü bir şekilde
işlenmemiş olması. Filmde en sevdiğim sahne ise Nazaret’in hem kendini, hem de
seyirciyi duygusal açıdan yoran yolculuğunun son noktasında aksayan kızını
seyrettiği an. Bu sahne çok önemli çünkü yönetmen film boyu 1915 olaylarını
belgesel gerçekçiliğinde anlatırken bu sahneye yorumsal bir boyut katıyor.
Herkese, her şeye rağmen hayatta kalan iki insan: baba, kız. Biri sessiz, biri
aksak ve tıpkı yönetmenin anlatmak istediği gibi bu meseleden yara almadan
kurtulmak imkânsız…
23 Şubat 2013 Cumartesi
"Kelebeğin Rüyası" Hakkında
Güzel bir film izlemeye hazır gittim “Kelebeğin Rüyası”na. Bu film adına büyük bir sorumluluk belki ama gerek yönetmen, gerek kast bu zemini hazırlamıştı çok uzun zaman önce. Film her şeyden önce çok iyi bir prodüksiyon hatta sinemamızdaki en iyi prodüksiyon demek mümkün.. Henüz fragmanlarla birlikte bu kanı aklımızı kurcalarken filmi izledikten sonra çok daha keskin bir şekilde karar verebiliyoruz. Uzun bir film olmasına rağmen senaryoda herhangi bir aksama yok. Yılmaz Erdoğan, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun aşk, şiir ve hüzünden ibaret hayatlarını olması gerektiği gibi naif ve bir o kadar çarpıcı yansıtmış. Açılış sahnesiyle birlikte mükemmel bir sinematografi ile karşı karşıya kalıyoruz ve filmin sonuna dek bu büyülü görüntüler yerine bir yenisini bırakarak siliniyor. Burada Gökhan Tiryaki’nin adını yüceltmek pek uygun zira film bana göre herkesten çok ona ait. Daha önceki işleri ile zaten büyük bir hayranlık beslediğimiz Tiryaki, filmde eşsiz bir geçmiş dönem atmosferi yaratmış. Oyunculuklar şüphesiz filme dair ilk konuşmları, beklentileri işaret ediyor. İlk önemli uzun metraj sınavını veren Kıvanç Tatlıtuğ’un performansı, filme dair hemen hemen herkesin en büyük meraklarından. Bana göre Kıvanç Tatlıtuğ’un başarısı “abartıdan kaçınarak karakteri olduğu gibi yansıtma” anlayışından kaynaklı. Oyuncu film boyu kendisini hayranlıkla seyrettirebilecek kadar iyi oynamış ve bu filmle birlikte sinemamıza Göksel Arsoy’dan sonraki kayda değer ilk sarışın jönü bağışlamış. Kendisinden filmin en iyi performansını izlemiyoruz belki ama bütün bir kast ele alındığında en zor yükün oyuncuda olduğu aşikar ve bu göz önüne alındığında ne kadar zor bir işin üstesinden büyük bir başarı ile kalktığını çok daha iyi anlıyoruz. Mert Fırat, filmin en iyi oyunculuk performansını sergilemiş. Kendinden emin, son derece dingin, abartısız ve çarpıcı Rüştü Onur yansıtması çok başarılı. Sinemadaki yerini sağlamlaştırdığı günlerde (çoğu kişinin kalbinde sarsılmaz bir yeri var elbetteki) oyuncu için çok iyi bir adım olmuş bu rol. Filmin baş kadın karakterine hayat veren Belçim Bilgin’in çok çok iyi bir oyuncu olmadığını kabul etmek gerek ancak ondaki tuhaf bir tılsımın varlığı insanda onu hep beyazperdede görme isteği uyandırıyor ki bu iyi bir şey olmalı. Taner Birsel, İpek Bilgin, Ahmet Mümtaz Taylan başarılı konuk oyunculuklarıyla filmin atmosferine dokunurken, Yılmaz Erdoğan film boyu son derece tutarlı ve yerinde bir performans sergiliyor. Hazır konuk oyunculuklara değinilmişken filmdeki figürasyon başarısını atlamamak gerek zira film oldukça kalabalık sahneleri büyük başarı ile işlemiş. Unutulmaması gereken bir diğer performans Farah Zeynep Abdullah’a ait. Her ne kadar filmde beklediğimden az sahnesi olsa da oldukça başarılı bir performansa imza attığını söylemekte fayda var.
"Ne kucak açar hatıralar, ne de dönerler gemiler bir daha."
"Ne kucak açar hatıralar, ne de dönerler gemiler bir daha."
İki şairin aşk ve şiir yolculuğunu izlediğimiz film oldukça samimi ve yerinde bir senaryo üzerinden ilerliyor. Özellikle edebiyat tarihinde sıkça rastlamadığımız hatta çoğumuzun bu projeye dek duymadığı iki genç şairin acıtan hikayesinin böylesine bir prodüksiyon ile işlenmesinin büyük bir lütuf olduğu konusunda hemfikir olmalıyız. Eminim filmi izleyen her yönetmen bu noktada gizli gizli Yılmaz Erdoğan'ın başarısına imrenecektir. Hikayenin ortalarına doğru filmde melodrama saygı duruşu niteliğinde birkaç sahne görmek mümkünken, filmin sonlarına doğru büsbütün melodrama teslim olduğunu söyleyebiliriz. Film gerçek bir hikayeden uyarlandığından bu filmin bütününde sırıtmıyor ancak melodramın ticari filmlerdeki yerinin sarsılmaz olduğunun altını çiziyor. Ticari sinemanın kalitesi ortadayken, “Kelebeğin Rüyası” görüntü yönetmenliği, sanat yönetimi ve etkileyici hikayesi ile mutlaka görülmesi gereken bir film. Bir filmin hem festival filmi olabilecek kadar başarılı hem de belli bir ticari beklenti üzerine çekildiğini görmek güzel ancak özellikle izleyici çekmek için atmosferin dokusunun bozulmadığını görmek de güzel. Bu noktada çoğu kişiye uyarak filmin Yılmaz Erdoğan’ın başyapıtı olduğunu söylemek isterim. Yönetmenin rüyası her zaman hatırlanacak bir film tetiklemiş. Kelebek uyanmadan, pamukçuklar her yanı sarmadan, bulduğunuz ilk fırsatta izlemelisiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





